Cumhuriyetçi Şöhretler Karması
Bu da Mehmet Natık'ın listesi 26 / 09 / 2007 13:17
İslami kesim 11'i gündem belirledi
Bu takım çok konuşulacak!
İşte bu da İslami kesimin ilk 11'i
Bu da Ulusalcı ilk 11 ve yedekleri
Cumhuriyetçi Şöhretler Karması
Bu da 1. Cumhuriyetçilerin takımı
Bayburt da bele bi zulüm(!) gördü ya, daha gam yemem!!
1.Cumhuriyetçiler, 2. Cumhuriyetçiler...Referans Gazetesi yazarı Cengiz Çandar'ın hazırladığı 2. Cumhuriyetçiler listesi ile başlayan ilginç polemik tüm hızıyla sürüyor...
"Bu da bizden katkı olsun suya tirit niyetine
Her ne kadar yazının sonunda biraz yorum yapar gibi olduysak da siz yorumsuz olarak algılayın efendim.
Altemur Kılıç
Hasan Pulur
İlhan Selçuk
Ali Sirmen
Hikmet Çetinkaya
Deniz Som
Altan Öymen
Erol Manisalı
Güneri Civaoğlu
Hakkı Devrim
Hıncal Uluç
M. Ali Kışlalı
Toktamış Ateş
Yalçın Doğan
Zülfü Livaneli
Türker Alkan
Tarhan Erdem
Can Ataklı
Melih Aşık
Hulki Cevizoğlu
Ayrıca adını burada zikredemediğimiz Cumhuriyet muharrirleri.
Siyaset dünyasından güzide isimler de ilave edilebilir bu listeye.
Ulusalcılıkla Cumhuriyetçiliği aynı bünyede barındıranları da göz ardı etmeyin lütfen
Takımın nasıl oluşturulması gerektiğini siz değerli karilerimize bıraktık diyeceğim ama Cumhuriyet Gazetesinin eski ve yeni tüfekleri ile bazı siyasi zevat bu işi size bırakmazlar.
Bu Şöhretler Karması Hem oyuncu, hem oyun kurucu, hem de teknik heyeti ile kimin hangi mevkide görev yapacağını gayet iyi oluşturur.
1. ve 2. Cumhuriyetçiler ile Şöhretler Karmasının ortak bir özellikleri var. Hepsinin yolu -bazı istisnalar olabilir- bir şekilde, okuyucu, yazar, çizer veya destekçi olarak halen ikamet edenleri hariçte tutarsak, Cumhuriyet Gazetesine uğramıştır."
DİĞER 11'LER HANGİ TAKIMLARDAN OLUŞUYORDU?
Türkiye'de ilginç bir tartışma yaşanıyor... İkinci Cumhuriyetçiler ve birinci cumhuriyetçiler... Birinci Cumhuriyetçiler, 22 temmuz seçimleri sonrasında ikinci Cumhuriyetçilerin zafer sarhoşluğundan şikayetçi. İkinci Cumhuriyetçiler ise birincilerin statüko ile olan dirsek temasından. İkinci Cumhuriyetçilerin "Roberto Carlos'u" Cengiz Çandar takımın ilk onbirini geçtiğimiz gün açıklamıştı. Takım rakipsiz kalmasın dedik ve birinci cumhuriyetçiler için uygun ve gözüpek bir ilk onbir çıkardık. Çölaşan oyun dışında kalınca takımımızı Yılmaz Özdil ile takviye ettik.
İşte iyibilgi.com'un çıkardığı ve birinci Cumuriyetçilerin rüya on biri ve teknik heyetten bir kaç isim..
Kaleci:
Mine Kırıkkanat
Defans:
Mümtaz Soysal (stoper)Mehmet Yılmaz (sağ kanat)Bekir Coşkun (sol kanat)
Orta saha:
Ertuğrul Özkök (Takım kaptanı, oyun kurucu)Reha Muhtar (sağ kanat) Emin Çölaşan (sol kanat) (uzatmalarda gördüğü kırmızı kartla oyun dışında kaldı)Necati DoğruRuhat Mengi
Forvet:
Oktay EkşiÖzdemir İnceYılmaz Özdil
Teknik heyet
Teknik Direktör: Süleyman DemirelTakım doktoru: Prof. Dr. Mehmet HaberalTeknik danışmanlar: İlhan Selçuk, Sabih KanadoğluMasör: Tuncay Özkan
Çandar’ın yazısına göre 2. Cumhuriyetçilerin ilk on biri:
Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Murat Belge, Etyen Mahçupyan, Orhan Pamuk, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Şahin Alpay, Mehmet Ali Birand, Ali Bayramoğlu.
cafesiyaset.com (özel)
19.04.2008
21 Ekim'e (2007) doğru iyi seyirler
07 / 10 / 2007 09:09
21 Ekim'e doğru iyi seyirler...
Şöyle erken genel seçim kararı alınmadan önceki günlere doğru bir yolculuk yapalım. 10. Cumhurbaşkanı ANS’nin görev süresi bitiyor. Zaten var olan cumhurbaşkanı kim olacak tartışmaları iyice alevleniyor. Ortada yangın olmayagörsün su yerine körük taşıyan çok nasılsa.
Bir yandan Sayın Deniz Baykal bir yandan güzide medyanın ağır ve kallavi topları salvo atışlara başlıyor. Derken arkası geliyor.
Normal bir şekilde yapılması gereken normal bir seçim ülkemizde rejim krizi haline dönüşüveriyor.
Hoş şu ana kadar rejim krizine dönüşmeden tartışılan bir meselemiz olmuş mu bilmem. O da ayrı bir mesele.
Ülkemizin kıymetini bilmek lazım. Hamisi, kurtarıcısı, seveni, durumdan vazife çıkartanı çok.
Bir de bu hal eski Yeşilçam filmlerinde başrol oyuncusunun kızı tecavüzden kurtardığı ve sonrası sahneleri hatırlatmasa. Neyzen Tevfik’i hatırlamamak olur mu?
Kim aday olsun kim olmasın, Sayın Başbakan aday olmayacağını ilan etsin çığlıklarının arasından Sayın Abdullah Gül’ün ismi öne çıkınca bu sefer de “Efendim uzlaşma olmalı” sözü terennüm edilmeye başlanıyor.
İki çizgi arası bir cümle kurayım bu arada: Sayın Abdullah Gül isminde Sayın Başbakan tarafından Adayımız Abdullah Gül Kardeşimdir deyü adaylığının deklare edilmesinden önce parti içinde uzlaşı sağlanılmış mıdır? Nasıl bir uzlaşı olmuştur. Bunu hep merak etmişimdir.
Bir de Sayın Baykal’ın tavrını. Acaba bir hayalin mi peşinde idi?
Her neyse adaylık sürecini kendi çapımda takip etmişimdir. Yoğun bir trafik vardı o günlerde.
Abdullah Bey’in Başbakanla görüşmesi, ani TBMM ziyareti ve Sayın Arınç’la görüşmeler. Sonrasında üçlü görüşmeler. Tansiyonu ve adrenalini yüksek bir ortam.
Meclis Makam odalarının ve Genel Kurulu Kürsü arkasının dili olsa da bir konuşsa.
Ben böyle ortamlarda bazı simaların paratoner olmalarına bayılırım.
Benim paratonerlerim Sayın Baykal ve Sayın Arınç’tı.
Sayın Baykal ortamın alabildiğine gerilmesinin orkestra Şefliğini üstlenmişti.
Koronun sesi öyle gür çıkıyordu ki ABD Büyükelçisi tartışmalara kakafoni deyimi ile sonradan dahil olmuştu.
Sayın Arınç ise küllerinden adeta yeniden doğarak Sayın Gül’ün kendisini ziyareti ile sürece dahil oluyor ve bir anda belirleyici aktörlerden birisi haline geliyordu.
O günlerin yoğun trafiğinde bu iki simayı gelişmelerin seyrine göre izleyerek meteoroloji tahmini yapar gibi tahmin yapıyordum.
Derkeeen tartışmalara bir de müdahil olanlar dahil olunca “Efendim 367 rakamı olmadan bu meclis Cumhurbaşkanını seçemez.” türü yarma harekâtları.
Siyaset içi ve dışı dayanışma, eski yargıçlar, Anayasa Mahkemesi, Üniversiteler, falan filan nur topu gibi yeni bir kriz daha. Matruşka gibi kriz krizi doğuruyordu.
Koca koca elit tabaka müthiş bir oyun sahneliyordu.
Komplo teorisi mi kursak ne? Ortam ne kadar da müsaitti.
Lafı sözü uzatmayalım.
İlklere imza atıldı. Uzatmalı bir cumhurbaşkanımız oldu.
Bir radikal çıkışla geç kalınmış bir anayasa değişikliğine gidildi.
Aceleye mi getirildi tartışması bir yana iki süreç oluşturuldu.
Referandum kararı, referandumun erkene yani genel seçimlerle aynı güne alınması çabaları derken uzatmalı cumhurbaşkanın duruma vaziyet etmesiyle bu da olmadı.
Anayasa değişikliğine konan geçici maddedeki “11. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi” cümlesi genel seçimin akabinde 11. cumhurbaşkanının mevcut Meclis ile seçimi ile yeni bir krizi doğurdu. İki arada bir derede misali.
Nasıl bir ince fikir ki Anayasa değişikliğine gidilirken genel ifadelerin olması gereken bir metne böyle bağlayıcı bir ifadeyi ekletebiliyordu.
Bu metni değişikliğe ilave eden zevata madalya takmak lazım.
Ortada bir tuhaflık var.
İşin garip tarafı kimse son ana kadar hiçbir tepki vermedi.
Ne de olsa sıradan bir iş(!).
Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Ayıklayın pirincin taşını.
Referandum Günü olan 21 Ekim yaklaşıyor ya!
Alarm zilleri çalmaya başladı.
Herkes kendi kendini topuğundan vurmuştu.
Elbirliği ile en son oluşturdukları krizi çözmeye çalışıyorlar şimdi.
(Ama Allah var. Sayın Devlet Bahçeli seçim sonrası herkesi şaşırttı ve şaşırtmaya da devam ediyor. 367 meselesi O’nun tavrı ile çözüme kavuşmuştu. Yanlış hamlelere rötuş atmaya devam ediyor.)
Nasılsa bu da atlatılır ama nedense birdenbire Ağa ile marabanın hikâyesini hatırladım.
Abdullah Gül madem cumhurbaşkanı seçilecekti. Biz bunca gerilimi niye yaşadık? demeyeceğim. Çünkü herkes vazifesini yapıyor.
Gelinen noktada kim ne yapıyor bir de ona bakalım:
Cumhurbaşkanı olmasın diye çırpındıkları zat şu anda devletin tepesinde.
Hep gel denilen zat bu sefer kendi geldi gibi. Hep davet edilmeyeceksin kendini davet ettirmeyi de bileceksin. Şapka çıkartmak lazım.
Sayın Baykal seçimlerden başarı(!) ile çıktı ama şimdi kendisini başarısızlıkla suçlayan parti içi muhalefet ile uğraşmak zorunda. Ama Sayın Baykal bunu da atlatır. Ne de olsa eski komitacılardandır. Adı boşuna mı hizipçilikle anılıyor.
Hem CHP’de hem de Ak Parti de seçim süreci ve sonrasında diyetler, alacaklar verecekler kayıt altına alındı. Operasyonlar yapıldı.
Cumhurbaşkanlığı hayali kuran ya da başka bir makamın hesabını yapan birilerinin hayali başka bir bahara bile kalmadı.
Güçlü gibi görünen ellerin siyaset sahnesinde nasıl da bir anda zayıfladığını bu süreç herkese yaşattı.
Bu süreçte sükûnetini muhafaza eden ve tahammül eden ise şimdi eskisinden daha güçlü bir konumda.
Başkalarının başarısızlığı Başbakanını hanesine başarı olarak geri dönmeye devam etti.
Bir önceki Ak Parti Grubuna baktığımızda çok seslilik göze çarpardı. Zaman zaman aykırı sesler, kaç kişiyle gidelimler.
Ama şimdi görünen bir orkestra ve onun şefi mi acaba?
Bunu zaman gösterecek.
Balayının uzun sürmesini temenni ederiz.
21 Ekim'e doğru iyi seyirler...
Şöyle erken genel seçim kararı alınmadan önceki günlere doğru bir yolculuk yapalım. 10. Cumhurbaşkanı ANS’nin görev süresi bitiyor. Zaten var olan cumhurbaşkanı kim olacak tartışmaları iyice alevleniyor. Ortada yangın olmayagörsün su yerine körük taşıyan çok nasılsa.
Bir yandan Sayın Deniz Baykal bir yandan güzide medyanın ağır ve kallavi topları salvo atışlara başlıyor. Derken arkası geliyor.
Normal bir şekilde yapılması gereken normal bir seçim ülkemizde rejim krizi haline dönüşüveriyor.
Hoş şu ana kadar rejim krizine dönüşmeden tartışılan bir meselemiz olmuş mu bilmem. O da ayrı bir mesele.
Ülkemizin kıymetini bilmek lazım. Hamisi, kurtarıcısı, seveni, durumdan vazife çıkartanı çok.
Bir de bu hal eski Yeşilçam filmlerinde başrol oyuncusunun kızı tecavüzden kurtardığı ve sonrası sahneleri hatırlatmasa. Neyzen Tevfik’i hatırlamamak olur mu?
Kim aday olsun kim olmasın, Sayın Başbakan aday olmayacağını ilan etsin çığlıklarının arasından Sayın Abdullah Gül’ün ismi öne çıkınca bu sefer de “Efendim uzlaşma olmalı” sözü terennüm edilmeye başlanıyor.
İki çizgi arası bir cümle kurayım bu arada: Sayın Abdullah Gül isminde Sayın Başbakan tarafından Adayımız Abdullah Gül Kardeşimdir deyü adaylığının deklare edilmesinden önce parti içinde uzlaşı sağlanılmış mıdır? Nasıl bir uzlaşı olmuştur. Bunu hep merak etmişimdir.
Bir de Sayın Baykal’ın tavrını. Acaba bir hayalin mi peşinde idi?
Her neyse adaylık sürecini kendi çapımda takip etmişimdir. Yoğun bir trafik vardı o günlerde.
Abdullah Bey’in Başbakanla görüşmesi, ani TBMM ziyareti ve Sayın Arınç’la görüşmeler. Sonrasında üçlü görüşmeler. Tansiyonu ve adrenalini yüksek bir ortam.
Meclis Makam odalarının ve Genel Kurulu Kürsü arkasının dili olsa da bir konuşsa.
Ben böyle ortamlarda bazı simaların paratoner olmalarına bayılırım.
Benim paratonerlerim Sayın Baykal ve Sayın Arınç’tı.
Sayın Baykal ortamın alabildiğine gerilmesinin orkestra Şefliğini üstlenmişti.
Koronun sesi öyle gür çıkıyordu ki ABD Büyükelçisi tartışmalara kakafoni deyimi ile sonradan dahil olmuştu.
Sayın Arınç ise küllerinden adeta yeniden doğarak Sayın Gül’ün kendisini ziyareti ile sürece dahil oluyor ve bir anda belirleyici aktörlerden birisi haline geliyordu.
O günlerin yoğun trafiğinde bu iki simayı gelişmelerin seyrine göre izleyerek meteoroloji tahmini yapar gibi tahmin yapıyordum.
Derkeeen tartışmalara bir de müdahil olanlar dahil olunca “Efendim 367 rakamı olmadan bu meclis Cumhurbaşkanını seçemez.” türü yarma harekâtları.
Siyaset içi ve dışı dayanışma, eski yargıçlar, Anayasa Mahkemesi, Üniversiteler, falan filan nur topu gibi yeni bir kriz daha. Matruşka gibi kriz krizi doğuruyordu.
Koca koca elit tabaka müthiş bir oyun sahneliyordu.
Komplo teorisi mi kursak ne? Ortam ne kadar da müsaitti.
Lafı sözü uzatmayalım.
İlklere imza atıldı. Uzatmalı bir cumhurbaşkanımız oldu.
Bir radikal çıkışla geç kalınmış bir anayasa değişikliğine gidildi.
Aceleye mi getirildi tartışması bir yana iki süreç oluşturuldu.
Referandum kararı, referandumun erkene yani genel seçimlerle aynı güne alınması çabaları derken uzatmalı cumhurbaşkanın duruma vaziyet etmesiyle bu da olmadı.
Anayasa değişikliğine konan geçici maddedeki “11. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi” cümlesi genel seçimin akabinde 11. cumhurbaşkanının mevcut Meclis ile seçimi ile yeni bir krizi doğurdu. İki arada bir derede misali.
Nasıl bir ince fikir ki Anayasa değişikliğine gidilirken genel ifadelerin olması gereken bir metne böyle bağlayıcı bir ifadeyi ekletebiliyordu.
Bu metni değişikliğe ilave eden zevata madalya takmak lazım.
Ortada bir tuhaflık var.
İşin garip tarafı kimse son ana kadar hiçbir tepki vermedi.
Ne de olsa sıradan bir iş(!).
Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Ayıklayın pirincin taşını.
Referandum Günü olan 21 Ekim yaklaşıyor ya!
Alarm zilleri çalmaya başladı.
Herkes kendi kendini topuğundan vurmuştu.
Elbirliği ile en son oluşturdukları krizi çözmeye çalışıyorlar şimdi.
(Ama Allah var. Sayın Devlet Bahçeli seçim sonrası herkesi şaşırttı ve şaşırtmaya da devam ediyor. 367 meselesi O’nun tavrı ile çözüme kavuşmuştu. Yanlış hamlelere rötuş atmaya devam ediyor.)
Nasılsa bu da atlatılır ama nedense birdenbire Ağa ile marabanın hikâyesini hatırladım.
Abdullah Gül madem cumhurbaşkanı seçilecekti. Biz bunca gerilimi niye yaşadık? demeyeceğim. Çünkü herkes vazifesini yapıyor.
Gelinen noktada kim ne yapıyor bir de ona bakalım:
Cumhurbaşkanı olmasın diye çırpındıkları zat şu anda devletin tepesinde.
Hep gel denilen zat bu sefer kendi geldi gibi. Hep davet edilmeyeceksin kendini davet ettirmeyi de bileceksin. Şapka çıkartmak lazım.
Sayın Baykal seçimlerden başarı(!) ile çıktı ama şimdi kendisini başarısızlıkla suçlayan parti içi muhalefet ile uğraşmak zorunda. Ama Sayın Baykal bunu da atlatır. Ne de olsa eski komitacılardandır. Adı boşuna mı hizipçilikle anılıyor.
Hem CHP’de hem de Ak Parti de seçim süreci ve sonrasında diyetler, alacaklar verecekler kayıt altına alındı. Operasyonlar yapıldı.
Cumhurbaşkanlığı hayali kuran ya da başka bir makamın hesabını yapan birilerinin hayali başka bir bahara bile kalmadı.
Güçlü gibi görünen ellerin siyaset sahnesinde nasıl da bir anda zayıfladığını bu süreç herkese yaşattı.
Bu süreçte sükûnetini muhafaza eden ve tahammül eden ise şimdi eskisinden daha güçlü bir konumda.
Başkalarının başarısızlığı Başbakanını hanesine başarı olarak geri dönmeye devam etti.
Bir önceki Ak Parti Grubuna baktığımızda çok seslilik göze çarpardı. Zaman zaman aykırı sesler, kaç kişiyle gidelimler.
Ama şimdi görünen bir orkestra ve onun şefi mi acaba?
Bunu zaman gösterecek.
Balayının uzun sürmesini temenni ederiz.
11’LER, LİSTELER VE YORUMLAR
Listeler niçin bu kadar konuşuldu
Herkes kendi takımını kurdu
28 / 09 / 2007 16:03
İşte Mesut Yılmaz'ın yeni partisi
Anam bu Baykal fena adam haaa!
PKK'lı terörist asıl hedefi açıkladı
MHP'yi tuzağa çekmek istiyorlar
'Bayburt-zulüm' fıkrası tarih oldu
AB'ye girersek bıyık uçacak...
Erdoğan pabuç bırakır mı?
Mamak'ta şehitlere hatıra ormanı
Ecevit: Laiklik İslama alternatif değil
AKP'li Başkan'ın İstanbul hedefi
Ahmet Aksu'ya büyük destek
Bu iddiaları kim cevaplayacak?
Demire yapılan zam çifte yumruk!
Bayburt da bele bi zulüm(!) gördü ya, daha gam yemem!!
Genelkurmay Başkanı'nın oğlu öldü
Medyada son bir haftadır Cengiz Çandar’ın Referans Gazetesinde 2. Cumhuriyetçilerin listesi diye bir liste yayınlamasıyla başlayan süreç farklı boyutlara doğru yql almaya başladı.Şaka maka daha sonra “Bu da” diye başlayan giriş cümleleriyle birbiri ardına gazete sayfalarına ve haber sitelerine düşmeye başlayan listeler ilginç bir gündem oluşturdu. Her yazarın zihin koridorlarındaki çok ilginç yorumları da tabi ki beraberinde getirdi. Listeler üzerine uzun uzun yorumlar yazılar makaleler yazıldı.
Bazı yorumlar ve yazıları okuduğum zaman yüzüme yansıyan gülümsemeyi size anlatamam. Tabi ki listelerin yazarların zihninde oluşturduğu imajı bunun üzerine yaklaşımları ve verdikleri tepkiler de anlatılmaz, izlenir ve yaşanır.Hele hele bizim gibi konunun kıyısından köşesinden işin içine dahil olmuşluğunuz varsa tadından yenilmez bir hal alır. Efendiiiim benim en çok hoşuma giden kısmını 32 kısım tekmili birden olmasa da payımıza düşen kısmı ile aktaralım. Eğlencelik olsun diye.İlk iki liste, bu aciz kul da bir de cumhuriyetçi şöhretler karması fikrini oluşturdu. Oturdum okuduğum son yazısında darbe şaşşakçılığı yapan Altemur Kılıç’ın başı çektiği bir isim listesinin kuyruğuna darbeci çığırtkanlığı yapmayı pek seven gazeteci takımını ilave ettim...
Daha sonra aramızda geçen bir sohbet ve fikir alışverişi esnasında bana Cafesiyaset ekibi tarafından bir İslamcılar Listesinin de hazırlanmakta olduğu ve servise sunacakları ifade edildi.. Malumunuz Ulusalcıların listesi de bu arada bizim Cumhuriyetçi Şöhretler Karmasının ardından yayınlandı. Ardından gelsin Ömer Süt’ün imzasıyla İslamcıların Listesi. İşte bana göre tam da ironi bundan sonra başladı.
Ömer Süt süper bir takım kurmuştu. Bir tarafta yorumların da kaynağı oldu. Takip edebildiğim kadarıyla iki yazının konusu bana göre en ilginç yorumlardı.Yeni Şafaktan İbrahim Karagül’ün 27.09.2007 tarihli makalesi bunlardan birisidir.İbrahim Karagül uzmanlık alanının konumu gereğince alabildiğine derinlikli bir yazının altına imza atıyordu. Söz konusu makalesinin alıntı yaptığım şu “Peki oyun kurucu kim? Hakem kim? Mahalleler arasında böyle bir turnuva düzenleyen kim? Turnuvayı kim yönetecek? Amerika mı? Avrupa Birliği mi? Türk Silahlı Kuvvetleri mi?
Düdük kimin elinde? Şaibeler, şikeler, darbeler, maçın ertelenmesi vs. son kısmını okuyunca yüzümdeki gülümsemeyi tarif edemem.Peki oyun kurucu kim? Hakem kim? Mahalleler arasında böyle bir turnuva düzenleyen kim? Sorusuna azıcık cevap...Biraz biz İbrahim Karagül biraz biz. Ama bak bundan sonra turnuvayı kim yönetecek orasını biz bilemeyiz. Niye çünkü hem uzmanlık alanımızı değil. Hem de işin doğrusu bizi bundan sonrası pek ilgilendirmiyor.Ama bildiğim en azından ben de oluşan bir kanaat var. Bazı zamanlar yazdığınız yazılarla birilerine ilham kaynağı oluyorsunuz. Aklın ürettiği fikirlerin her zaman alıcısı olur.Ayrıca her taşın altında bir Siirtli aramanın anlamı da yok hani...Bir de Amiral Gemisi’nden(!) Ahmet Hakan Coşkun’un yazısı.Kendileri listelerin çarşaf çarşaf yayınlanması ile yar bana bir takım makamında harika bir yazı döktürdü.
Merak etme Ahmet Hakan Coşkun isteyene itina ile takım hazırlanır. Takımsız kalmaktan dolayı içinde bulunduğun ruh halini anlıyorum, Seni anlıyorum diyeceğim ama üzgünüm böyle söylemekle seni aldatmış olurum. Zira seni zor anlarım. Ben nerden bilebilirim ki böyle bir yazıyı neden döktürdüğünü. Hem üstüme iyilik sağlık. Bu bana vazife değil. Senin sonu için ile biten cümlelerin çok, dolayısıyla seninle aynı makamdan terennüm eden birileri seni daha iyi anlar.
Birisi meseleyi global ve bölgesel anlamda bir kurgu ile yorumlarken bir diğeri merkeze kendini koyarak dünyayı kendi ekseni etrafında çeviriyordu. Kendisine kocaman bir alkış. O kadar çırpınmana gerek kardeş bu camiada herkese cürmü kadar bir yer her zaman vardır. Nasıl yad edildiğine bağlı...
Evet işte böyle; suya tirit niyetine hazırlanan bir karma şöhret listesinden sonra hazırlanan ikinci bir liste bakın bizi ve bazı yazarları nerelere getirmiş. Cafesiyaset’e böyle bir başarının altına attıkları imzadan dolayı kocaman kocaman alkışlar.Ayrıca tezahürat da isteriz efendiler ona göre haaa!!!
Taha Kıvanç gibi bazı zevat farklı endişeleri taşıyarak kendini frenlerken bizim gibi başkaları da işte listelere katkı da bulunarak ardından gelen yorumlara katkıda bulunuyorlar.Diğer yorumları da artık siz takip edin canım...
Herkes kendi takımını kurdu
28 / 09 / 2007 16:03
İşte Mesut Yılmaz'ın yeni partisi
Anam bu Baykal fena adam haaa!
PKK'lı terörist asıl hedefi açıkladı
MHP'yi tuzağa çekmek istiyorlar
'Bayburt-zulüm' fıkrası tarih oldu
AB'ye girersek bıyık uçacak...
Erdoğan pabuç bırakır mı?
Mamak'ta şehitlere hatıra ormanı
Ecevit: Laiklik İslama alternatif değil
AKP'li Başkan'ın İstanbul hedefi
Ahmet Aksu'ya büyük destek
Bu iddiaları kim cevaplayacak?
Demire yapılan zam çifte yumruk!
Bayburt da bele bi zulüm(!) gördü ya, daha gam yemem!!
Genelkurmay Başkanı'nın oğlu öldü
Medyada son bir haftadır Cengiz Çandar’ın Referans Gazetesinde 2. Cumhuriyetçilerin listesi diye bir liste yayınlamasıyla başlayan süreç farklı boyutlara doğru yql almaya başladı.Şaka maka daha sonra “Bu da” diye başlayan giriş cümleleriyle birbiri ardına gazete sayfalarına ve haber sitelerine düşmeye başlayan listeler ilginç bir gündem oluşturdu. Her yazarın zihin koridorlarındaki çok ilginç yorumları da tabi ki beraberinde getirdi. Listeler üzerine uzun uzun yorumlar yazılar makaleler yazıldı.
Bazı yorumlar ve yazıları okuduğum zaman yüzüme yansıyan gülümsemeyi size anlatamam. Tabi ki listelerin yazarların zihninde oluşturduğu imajı bunun üzerine yaklaşımları ve verdikleri tepkiler de anlatılmaz, izlenir ve yaşanır.Hele hele bizim gibi konunun kıyısından köşesinden işin içine dahil olmuşluğunuz varsa tadından yenilmez bir hal alır. Efendiiiim benim en çok hoşuma giden kısmını 32 kısım tekmili birden olmasa da payımıza düşen kısmı ile aktaralım. Eğlencelik olsun diye.İlk iki liste, bu aciz kul da bir de cumhuriyetçi şöhretler karması fikrini oluşturdu. Oturdum okuduğum son yazısında darbe şaşşakçılığı yapan Altemur Kılıç’ın başı çektiği bir isim listesinin kuyruğuna darbeci çığırtkanlığı yapmayı pek seven gazeteci takımını ilave ettim...
Daha sonra aramızda geçen bir sohbet ve fikir alışverişi esnasında bana Cafesiyaset ekibi tarafından bir İslamcılar Listesinin de hazırlanmakta olduğu ve servise sunacakları ifade edildi.. Malumunuz Ulusalcıların listesi de bu arada bizim Cumhuriyetçi Şöhretler Karmasının ardından yayınlandı. Ardından gelsin Ömer Süt’ün imzasıyla İslamcıların Listesi. İşte bana göre tam da ironi bundan sonra başladı.
Ömer Süt süper bir takım kurmuştu. Bir tarafta yorumların da kaynağı oldu. Takip edebildiğim kadarıyla iki yazının konusu bana göre en ilginç yorumlardı.Yeni Şafaktan İbrahim Karagül’ün 27.09.2007 tarihli makalesi bunlardan birisidir.İbrahim Karagül uzmanlık alanının konumu gereğince alabildiğine derinlikli bir yazının altına imza atıyordu. Söz konusu makalesinin alıntı yaptığım şu “Peki oyun kurucu kim? Hakem kim? Mahalleler arasında böyle bir turnuva düzenleyen kim? Turnuvayı kim yönetecek? Amerika mı? Avrupa Birliği mi? Türk Silahlı Kuvvetleri mi?
Düdük kimin elinde? Şaibeler, şikeler, darbeler, maçın ertelenmesi vs. son kısmını okuyunca yüzümdeki gülümsemeyi tarif edemem.Peki oyun kurucu kim? Hakem kim? Mahalleler arasında böyle bir turnuva düzenleyen kim? Sorusuna azıcık cevap...Biraz biz İbrahim Karagül biraz biz. Ama bak bundan sonra turnuvayı kim yönetecek orasını biz bilemeyiz. Niye çünkü hem uzmanlık alanımızı değil. Hem de işin doğrusu bizi bundan sonrası pek ilgilendirmiyor.Ama bildiğim en azından ben de oluşan bir kanaat var. Bazı zamanlar yazdığınız yazılarla birilerine ilham kaynağı oluyorsunuz. Aklın ürettiği fikirlerin her zaman alıcısı olur.Ayrıca her taşın altında bir Siirtli aramanın anlamı da yok hani...Bir de Amiral Gemisi’nden(!) Ahmet Hakan Coşkun’un yazısı.Kendileri listelerin çarşaf çarşaf yayınlanması ile yar bana bir takım makamında harika bir yazı döktürdü.
Merak etme Ahmet Hakan Coşkun isteyene itina ile takım hazırlanır. Takımsız kalmaktan dolayı içinde bulunduğun ruh halini anlıyorum, Seni anlıyorum diyeceğim ama üzgünüm böyle söylemekle seni aldatmış olurum. Zira seni zor anlarım. Ben nerden bilebilirim ki böyle bir yazıyı neden döktürdüğünü. Hem üstüme iyilik sağlık. Bu bana vazife değil. Senin sonu için ile biten cümlelerin çok, dolayısıyla seninle aynı makamdan terennüm eden birileri seni daha iyi anlar.
Birisi meseleyi global ve bölgesel anlamda bir kurgu ile yorumlarken bir diğeri merkeze kendini koyarak dünyayı kendi ekseni etrafında çeviriyordu. Kendisine kocaman bir alkış. O kadar çırpınmana gerek kardeş bu camiada herkese cürmü kadar bir yer her zaman vardır. Nasıl yad edildiğine bağlı...
Evet işte böyle; suya tirit niyetine hazırlanan bir karma şöhret listesinden sonra hazırlanan ikinci bir liste bakın bizi ve bazı yazarları nerelere getirmiş. Cafesiyaset’e böyle bir başarının altına attıkları imzadan dolayı kocaman kocaman alkışlar.Ayrıca tezahürat da isteriz efendiler ona göre haaa!!!
Taha Kıvanç gibi bazı zevat farklı endişeleri taşıyarak kendini frenlerken bizim gibi başkaları da işte listelere katkı da bulunarak ardından gelen yorumlara katkıda bulunuyorlar.Diğer yorumları da artık siz takip edin canım...
Farklı bir Bülent Arınç Portresi...
Bülent Arınç'a Erbakan kotası
06 / 09 / 2007 10:05
Bilinenler ve bilinmeyenler; bir insan farklı tipolojilerle tanınabilir mi? El cevap sevgili kariler (Okuyucu demek istedim ben biraz zaman tünelinde gezmeyi severim o nedenle kalemime takılan günümüzde pek sık kullanılmayan kelimelerle aram hoştur. Bu sebeple çeşitlemelere rastlayabilirsiniz.) Evet tanınabilir. Biz biraz bunu yapmaya çalışacağız. Sayın Arınç’ın siyaset sahnesine düştüğü zaman oldukça eskidir. Bunun en taze misali de Kendisi ile yapılan en son röportajda (Bir adet Ruşen Çakır klasiği) ve dumanı buram buram kokan canlı şahit olarak orta yerde durmaktadır..
Zatı alileri sık sık ifade edildiği gibi uzun zamandır siyasetin içindedir. Yıllarca Manisa’da içinden geldiği geleneğin temsilcisi olarak İl Başkanlığı yapmıştır. Bilinenler zaten amme nazarında gündeme takılıyor. Bilinmeyen nedir diye sorduğunuzu duyar gibi oldum.
Kendileri yıllarca İl Başkanlığı yaptığı yerde her nedense yeterince (yeterincenin altı çizilidir yanlış anlaşılmasın) tanınamamıştır. Ta ki vekil seçilinceye kadar…Tabi bu arada mensubu olduğu gelenek içinde tanınmaktadır Milli Gazete’nin ve partisinin düzenlediği Türkiye çapındaki faaliyetlerin canı sağolsun. Şimdi zaman tünelinde bir seyahate çıkalım.
BU ANEKDOTLARA ARINÇ NE DİYOR
Anekdot bir… yetmişli yıllar Dönemin MSP Bolu Milletvekili, partinin Genel Başkanı tarafından, Partisinin İzmir İl Kongresine gönderilir. Kendisine verilen görev “Kongreye gideceksin Divan Başkanı olacaksın. Manisa İl Başkanımızı konuşmak istediğinde kürsüye çıkarmayacaksın” Neden acaba? Günümüze bakıldığında bir öngörü müdür? Öngörü ise mevcut halde o halde neden diye başlayan sorular çoğaltılabilir.
Anekdot iki… seksenli yıllar dönemin İstanbul İl Teşkilatı Başkanı ve Başkan Yardımcısı Manisa giderler, bir kahveye otururlar. Söz sözü açar Teşkilatın İl Başkanı vatandaşa sorulur. Cevap şaşırtıcıdır. Vatandaşlar kim olduğunu bilmemektedir. Tabii herkes Milli Gazete okumuyor… Başkan Yardımcısı Başkana döner ve sorar böyle bir şey olabilir mi diye. Cevap yine manidardır ve bizde mahfuzdur. Yaramızı deşme mahiyetinde… Bilmediğimiz ne ola ki?? İçinde bulunduğu halkla bütünleşememek olabilir mi? Günümüzde geldiğimiz noktada direksiyon farklı ellerde olduğu için izleyici olup de facto tavırların nasıl biteceğini beklemek midir?
DÖNEMİN İSTANBUL İL BAŞKANI KİMDİ, HATIRLA!
Haaa bu arada dönemin İst. il başkanı kim dersiniz???
Bu arada geçmiş dönem için bir anket yapsınlar hem vekiller arasında hem de Meclis personeli arasında reytingi nasıldır acaba? Bunlar ne anlama gelebilir? Bunu ilişkiler ağında aramak ve güzel konuşma ile konuşmanın seyrinin nerede ve nasıl olmasının dozajını tutturabilmenin satır aralarında aramak gerekir. Yani insanlarla ilişki kurabilmek bir sanattır. Hele hele bir siyasetçi için olmazsa olmazdır. Kendi seçmenini azarlayabilirsin. Bu da bir ilişki kurma sanatıdır ama kötü bir sicil oluşturur. Ayrıca örnekler çoğaltılabilir. Şeyini şey ettiğimin şeyi gibi mesela… Takdim ve tehir yaptık ikinci birincisinden önce vaki olmuştu…
Güzel konuşma meselesine gelince; bu da bir sanattır amma ve de lakin neyi nerede neden ve nasıl söyleyeceğin önemlidir. Bir camianın temsil makamında iseniz ne söyleyeceğiniz önemlidir. Sizin söyledikleriniz ağzınızı açıp da konuşmaya başladığınız da özellikle lider kadrosu tarafından tedirginle karşılanmamalıdır. Çünkü Siz başkaları gibi değilsiniz. Her hareketiniz, her sözünüz tüm partiyi ilgilendirir. Siz bir karar vereceğiniz zaman partinin yetkili insanlarıyla görüşerek bu düşüncenizi açmanız lazım. Bu danışma mekanizmasına ihtiyaç duymadan kendi kararınızı açıklarsanız bu partiye zarar verebilir. (Bu cümle öznesi değiştirilerek yapılmış bir alıntıdır) Ama her nedense Sayın Arınç konuştuğu ve beyanat verdiği zamanlarda ortada esen hava genellikle bir tedirginlik içermektedir. Eğer bir sıkıntı yoksa herkesin duyamayacağı derin bir oh çekişi tabi ki herkes hissedemez. Bu durumda acaba her konuştuğu anda ilgili mekanizmalara danışarak mı konuşuyor? Ne dersiniz?
İSTEMEM YAN CEBİME KOY MANTIĞI MI?
Nedense Sayın Sabık Meclis Başkanının özellikle son dönem beyanatlarında istemem ama yan cebime koyabilirsin mantığı ile hareket ettiği izlenimini edindim. Kaf Dağı Türkiye’de de biz mi farkına varamıyoruz acaba? Biz hep Masal Aleminden bir dağdır diye biliriz de!Bir soru Doğrucu Davut olmak her yerde her şeyi konuşmak mıdır? Orta yerde Molla Kasımlar varken üstelik? Sözler bumerang gibidir çıktığı yerden düzgün çıkarsa dönüşü de öyle olur.
El hasıl tahammül de bir sanattır ve çok zor bir sanattır. Mecburiyetten dolayı tahammül etmek farklı yorumlandığı takdirde ortaya sürekli olarak aranan adam portresi çıkarabilir. Bu da bir yanılsamadır ve zoraki seyircili tek kişilik bir oyun olarak karşımıza çıkar ki seyirci ve sahne kurucuları yeter artık diyemedikleri için fırsat kollamaya başlarlar. Sahneden farklı inmek de hiç iyi değildir. Oyuncuda şok etkisi yaratabilir. En iyisi oyuncunun etrafına herkes gibi bakabilme yeteneğine sahip olabilmesidir. O zaman sukut hasıl olur hayal perdesi ortadan kalkar. Mecburiyetten dolayı oluşan tahammül iyi idrak edilebilmelidir.
Dolduruşa gelmemek lazım değil mi?Bir anket teklifi daha; vekil olmadan evvelki hal, vekil olduktan sonraki hal.Grup Başkanı olmadan önceki hal olduktan sonraki hal. Meclis Başkanı olmadan önceki hal olduktan sonraki hal… Ve final Başkanlıktan sonraki hal. Nereye kadar????
Unutmamak lazım! Meyve veren ağaç taşlanır ama yumuşak karın da yumruklanır.İkisini birbirine karıştırmayalım lütfen.Yumuşak karın kendisini meyve veren ağaç gibi görürse kötü olan budur. Güzel konuşanlar güzel konuşmalara da kanabilirler. Fildişi kuleleri terk edelim lütfen.
cafesiyaset.com (özel)
06 / 09 / 2007 10:05
Bilinenler ve bilinmeyenler; bir insan farklı tipolojilerle tanınabilir mi? El cevap sevgili kariler (Okuyucu demek istedim ben biraz zaman tünelinde gezmeyi severim o nedenle kalemime takılan günümüzde pek sık kullanılmayan kelimelerle aram hoştur. Bu sebeple çeşitlemelere rastlayabilirsiniz.) Evet tanınabilir. Biz biraz bunu yapmaya çalışacağız. Sayın Arınç’ın siyaset sahnesine düştüğü zaman oldukça eskidir. Bunun en taze misali de Kendisi ile yapılan en son röportajda (Bir adet Ruşen Çakır klasiği) ve dumanı buram buram kokan canlı şahit olarak orta yerde durmaktadır..
Zatı alileri sık sık ifade edildiği gibi uzun zamandır siyasetin içindedir. Yıllarca Manisa’da içinden geldiği geleneğin temsilcisi olarak İl Başkanlığı yapmıştır. Bilinenler zaten amme nazarında gündeme takılıyor. Bilinmeyen nedir diye sorduğunuzu duyar gibi oldum.
Kendileri yıllarca İl Başkanlığı yaptığı yerde her nedense yeterince (yeterincenin altı çizilidir yanlış anlaşılmasın) tanınamamıştır. Ta ki vekil seçilinceye kadar…Tabi bu arada mensubu olduğu gelenek içinde tanınmaktadır Milli Gazete’nin ve partisinin düzenlediği Türkiye çapındaki faaliyetlerin canı sağolsun. Şimdi zaman tünelinde bir seyahate çıkalım.
BU ANEKDOTLARA ARINÇ NE DİYOR
Anekdot bir… yetmişli yıllar Dönemin MSP Bolu Milletvekili, partinin Genel Başkanı tarafından, Partisinin İzmir İl Kongresine gönderilir. Kendisine verilen görev “Kongreye gideceksin Divan Başkanı olacaksın. Manisa İl Başkanımızı konuşmak istediğinde kürsüye çıkarmayacaksın” Neden acaba? Günümüze bakıldığında bir öngörü müdür? Öngörü ise mevcut halde o halde neden diye başlayan sorular çoğaltılabilir.
Anekdot iki… seksenli yıllar dönemin İstanbul İl Teşkilatı Başkanı ve Başkan Yardımcısı Manisa giderler, bir kahveye otururlar. Söz sözü açar Teşkilatın İl Başkanı vatandaşa sorulur. Cevap şaşırtıcıdır. Vatandaşlar kim olduğunu bilmemektedir. Tabii herkes Milli Gazete okumuyor… Başkan Yardımcısı Başkana döner ve sorar böyle bir şey olabilir mi diye. Cevap yine manidardır ve bizde mahfuzdur. Yaramızı deşme mahiyetinde… Bilmediğimiz ne ola ki?? İçinde bulunduğu halkla bütünleşememek olabilir mi? Günümüzde geldiğimiz noktada direksiyon farklı ellerde olduğu için izleyici olup de facto tavırların nasıl biteceğini beklemek midir?
DÖNEMİN İSTANBUL İL BAŞKANI KİMDİ, HATIRLA!
Haaa bu arada dönemin İst. il başkanı kim dersiniz???
Bu arada geçmiş dönem için bir anket yapsınlar hem vekiller arasında hem de Meclis personeli arasında reytingi nasıldır acaba? Bunlar ne anlama gelebilir? Bunu ilişkiler ağında aramak ve güzel konuşma ile konuşmanın seyrinin nerede ve nasıl olmasının dozajını tutturabilmenin satır aralarında aramak gerekir. Yani insanlarla ilişki kurabilmek bir sanattır. Hele hele bir siyasetçi için olmazsa olmazdır. Kendi seçmenini azarlayabilirsin. Bu da bir ilişki kurma sanatıdır ama kötü bir sicil oluşturur. Ayrıca örnekler çoğaltılabilir. Şeyini şey ettiğimin şeyi gibi mesela… Takdim ve tehir yaptık ikinci birincisinden önce vaki olmuştu…
Güzel konuşma meselesine gelince; bu da bir sanattır amma ve de lakin neyi nerede neden ve nasıl söyleyeceğin önemlidir. Bir camianın temsil makamında iseniz ne söyleyeceğiniz önemlidir. Sizin söyledikleriniz ağzınızı açıp da konuşmaya başladığınız da özellikle lider kadrosu tarafından tedirginle karşılanmamalıdır. Çünkü Siz başkaları gibi değilsiniz. Her hareketiniz, her sözünüz tüm partiyi ilgilendirir. Siz bir karar vereceğiniz zaman partinin yetkili insanlarıyla görüşerek bu düşüncenizi açmanız lazım. Bu danışma mekanizmasına ihtiyaç duymadan kendi kararınızı açıklarsanız bu partiye zarar verebilir. (Bu cümle öznesi değiştirilerek yapılmış bir alıntıdır) Ama her nedense Sayın Arınç konuştuğu ve beyanat verdiği zamanlarda ortada esen hava genellikle bir tedirginlik içermektedir. Eğer bir sıkıntı yoksa herkesin duyamayacağı derin bir oh çekişi tabi ki herkes hissedemez. Bu durumda acaba her konuştuğu anda ilgili mekanizmalara danışarak mı konuşuyor? Ne dersiniz?
İSTEMEM YAN CEBİME KOY MANTIĞI MI?
Nedense Sayın Sabık Meclis Başkanının özellikle son dönem beyanatlarında istemem ama yan cebime koyabilirsin mantığı ile hareket ettiği izlenimini edindim. Kaf Dağı Türkiye’de de biz mi farkına varamıyoruz acaba? Biz hep Masal Aleminden bir dağdır diye biliriz de!Bir soru Doğrucu Davut olmak her yerde her şeyi konuşmak mıdır? Orta yerde Molla Kasımlar varken üstelik? Sözler bumerang gibidir çıktığı yerden düzgün çıkarsa dönüşü de öyle olur.
El hasıl tahammül de bir sanattır ve çok zor bir sanattır. Mecburiyetten dolayı tahammül etmek farklı yorumlandığı takdirde ortaya sürekli olarak aranan adam portresi çıkarabilir. Bu da bir yanılsamadır ve zoraki seyircili tek kişilik bir oyun olarak karşımıza çıkar ki seyirci ve sahne kurucuları yeter artık diyemedikleri için fırsat kollamaya başlarlar. Sahneden farklı inmek de hiç iyi değildir. Oyuncuda şok etkisi yaratabilir. En iyisi oyuncunun etrafına herkes gibi bakabilme yeteneğine sahip olabilmesidir. O zaman sukut hasıl olur hayal perdesi ortadan kalkar. Mecburiyetten dolayı oluşan tahammül iyi idrak edilebilmelidir.
Dolduruşa gelmemek lazım değil mi?Bir anket teklifi daha; vekil olmadan evvelki hal, vekil olduktan sonraki hal.Grup Başkanı olmadan önceki hal olduktan sonraki hal. Meclis Başkanı olmadan önceki hal olduktan sonraki hal… Ve final Başkanlıktan sonraki hal. Nereye kadar????
Unutmamak lazım! Meyve veren ağaç taşlanır ama yumuşak karın da yumruklanır.İkisini birbirine karıştırmayalım lütfen.Yumuşak karın kendisini meyve veren ağaç gibi görürse kötü olan budur. Güzel konuşanlar güzel konuşmalara da kanabilirler. Fildişi kuleleri terk edelim lütfen.
cafesiyaset.com (özel)
Siyasetten ilginç bir kare.....
Cebinde 'akrep' taşıyan siyasetçi
11 / 09 / 2007 11:15
Bir gün bir meclis çalışanından dinlemiştim. Şu anda hatırı sayılır bir makamı işgal eden bir zatı muhteremden söz açıldı. Kendileri önemli bir parti genel başkanının yakın akrabası... Eğitim camiasında uzun dönem bulundu...Daha sonra da bir uçan halının üzerine binerek parlamentoya girdi...
Emektar derin bir iç geçirdi. Aaah dedi; bu burnu havada yürüyen adam var ya, bu geçmişte bu kapıları az aşındırmadı, bizimle beraber şu sandalyelerde az çayımızı içmedi. O zamanlar bakanlıkta şube müdürüydü. Dönemin Meclis Başkanvekili Kadir Ramazan Coşkun’un yanına sık gelir giderdi. Görüşebilmek için saatlerce otururdu buralarda.
O zaman biz ona şöyle derdik: "Abi aslında sen tam milletvekili olacak adamsın." Biz öyle deyince pek hoşuna giderdi. Sanki hislerine tercüman olmuşlar gibi zatı muhterem: Ben vekil olursam ekibi sizlerle kuracağım, seni danışmanım yapacağım, seni yanıma alacağım, sizlerle çalışırım başkasıyla çalışmam. dermiş. Gel zaman git zaman meclise her ziyarette görüşmeler sürmüş, hal hatır sormalar çay içmeye gelmeler.
Meclis'e girmenin en kolay yollarından birisi içeride tanıdıkların olmasıdır. Giriş kapısına bir isim bırakırsın, falan falanın ziyaretçisidir diye kapılar ardına kadar açılır. Ziyaretçi yasağı hak getire..
Bizim zatı muhterem işi biliyor.
Zaten işbilirlik onu öğretmenlikten şube müdürlüğüne zıplatmış. Gelsin daire başkanlığı…Daire başkanlığı döneminde terör estirdiği gelen rivayetler arasındadır.Bu arada makam değiştikçe hem çevre gelişmekte hem de çevre değişmektedir. Eski dostların bir kısmı dışarıda kalmakta yeni ve güçlü dostluklar edinilmektedir.
Mesela şu anda arasının pek de iyi olduğu söylenemeyen bir siyasinin bakanlığı döneminde Genel Müdür Yardımcılığı ünvanını da almıştır. Şu anda arası neden iyi değil diye kafalara bir soru düşebilir. Neden olacak a canım? Siyaseten Sabık Bakanı kendilerine rakip oluyorlar. Ve ardından Genel Müdürlük… Tabi ki bu makam bakanlık değiştirerek oluyor.Bu arada bu basamak yükselmeler hep farklı hükümetler zamanında olmaktadır.
Bazıları ballı mı? Her devrin adamı mı?
Her kabın insanı mı? Meziyeti çok, aranan adam mı? Varın siz bulun? Ardından görevden alınmalar. Nedeni tabi ki hükümet değişikliği.Ama görevden alınsa da bir sonraki hükümette kollanmaya devam. Sonra yeniden makam.Arkasından ver elini mebus adaylığı veee final hayal edilen yer TBMM.
Derler ki kendisinin bürokraside yardımcısı olan vatandaş mebusluk yolunda greyder rolü üstlenerek yol açmış..
Bu tipler çok ilginçtir. Durakta hiç beklemezler. Her zaman gelen ilk otobüse binerler. Ahde vefa anlayışları kendilerine göredir. Hesap adamıdırlar. Yakın çevre ya da menfaat umdukları yerde aslan kesilirler, diğer kesime gelince lütufta bulunurlar. Kendileri söz konusu olduğunda her kapıyı çalmalarında bir sakınca görmezler. İş bitince artık kapı kapanmıştır. Eğer tanırsa seni öp başına koy. Emektar Meclis çalışanı derin iç geçirirken bundan söz ediyordu. Vekil oldu geldi bizi tanımadı hayırlı olsuna gittiğimize bin pişman olduk demişti.
Danışmanlık sözü verdiği zavallı ise dört ay kapısında beklemiş ve sonra lanet olsun diyerek çekip gitmiş. Hizmetindeki bazılarının en çok bozuldukları şeylerden bir tanesi de bizi sinek gibi görüyor demeleriymiş. Yanımızdan geçerken varlığımız da bir yokluğumuz da bir diyorlarmış. Halbuki bu makamlardan niceleri geldi geçti derlermiş.
Otuz yıllık hukuku olan bir iki arkadaşına daha denk gelmiştim huzura girdiklerinde en çok zorlarına giden tanımamazlıktan gelen tavırlar ve yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen zamanların hiç hatırlanmamasıymış. En büyük özelliklerinden birisi gelen seçmeni önce iyi bir azarladıktan sonra ilgilenmesiymiş. Buna rağmen geleni gideni hiç eksik olmazmış.
Elden bir şey gelmez bizim siyasi arenada bu tipler her zaman revaçta bu siyaset tarzına ne ad koyarsanız koyun ister taşra tipi deyin ister tırnak içinde köylülük deyin ama maalesef boya bu…Bu siyasetçi üzerinde biraz dikkatimi yoğunlaştırınca her siyasi çizgiden, her etnik yapıdan ve her çevreden çok ilginç bir ilişki ağı birbiri ardınca tepeme üşüşmeye başladı. Öyle geniş bir portföy görmedim. Hele hele bürokraside.
Doğrusu şapka çıkardım.
Adamın yeniden mebus olmasına hiç şaşmamalı. Yürüyüşünü bir görseniz küçük dağları ben yarattım dercesine yolları arşınlıyor. Ne yaparsınız? Bu ülkenin siyasetini şekillendiren tipler arasında böyleleri de var.
Devlet imkanı gani. En büyük özelliği tüyü bitmemiş yetim hakkını dillerinden hiç düşürmemesiymiş. Ama seçmene ve kendisinden talepte bulunana… Kendisine sunulan imkanlar ise müktesep haktır(!). Hem kendisine hem eş dost çevresine…Cebinde akrep varmış bu tip ağırlanmayı da çok severmiş. Allah var ağırlamak için sıraya giren de çokmuş hani.
Seçmeni sıradan ise maiyetindeki ile yemeğe gönderirmiş. Yanındakine paran var mı diye sormazmış. Misafir kallavi ise bir çorba içmeye kendisi götürürmüş. Seyahat seçim bölgesineyse yanındakiler yaşarmış eğer başka bir taraf ise ve karşı taraf masrafları karşılamıyorsa maiyetindekiler köşe kapmaca oynarlarmış.
Hesap adamı iseniz sevgili karilerimiz ilişkilerinizi düzenlerken size iyi bir örnek sunduk. Zihninizi perdeleyerek bir makama gelinceye kadar kendinizi gerçek kimliğinizle saklamayı başarırsanız. Gelsin makamlar mevkiler. Tabi başka kaygınız yoksa, başka kaygılarla mış gibi gösterip makam arzularınızı gemleyebilmişseniz.
Yalnız çok kapı aşındırmayı bilmeniz gerekmektedir; ayrım yok her kapı!!!
Bastırılmış duygu sahibi olmanız şart. Kendinize hedef koymalısınız.
cafesiyaset.com (özel)
11 / 09 / 2007 11:15
Bir gün bir meclis çalışanından dinlemiştim. Şu anda hatırı sayılır bir makamı işgal eden bir zatı muhteremden söz açıldı. Kendileri önemli bir parti genel başkanının yakın akrabası... Eğitim camiasında uzun dönem bulundu...Daha sonra da bir uçan halının üzerine binerek parlamentoya girdi...
Emektar derin bir iç geçirdi. Aaah dedi; bu burnu havada yürüyen adam var ya, bu geçmişte bu kapıları az aşındırmadı, bizimle beraber şu sandalyelerde az çayımızı içmedi. O zamanlar bakanlıkta şube müdürüydü. Dönemin Meclis Başkanvekili Kadir Ramazan Coşkun’un yanına sık gelir giderdi. Görüşebilmek için saatlerce otururdu buralarda.
O zaman biz ona şöyle derdik: "Abi aslında sen tam milletvekili olacak adamsın." Biz öyle deyince pek hoşuna giderdi. Sanki hislerine tercüman olmuşlar gibi zatı muhterem: Ben vekil olursam ekibi sizlerle kuracağım, seni danışmanım yapacağım, seni yanıma alacağım, sizlerle çalışırım başkasıyla çalışmam. dermiş. Gel zaman git zaman meclise her ziyarette görüşmeler sürmüş, hal hatır sormalar çay içmeye gelmeler.
Meclis'e girmenin en kolay yollarından birisi içeride tanıdıkların olmasıdır. Giriş kapısına bir isim bırakırsın, falan falanın ziyaretçisidir diye kapılar ardına kadar açılır. Ziyaretçi yasağı hak getire..
Bizim zatı muhterem işi biliyor.
Zaten işbilirlik onu öğretmenlikten şube müdürlüğüne zıplatmış. Gelsin daire başkanlığı…Daire başkanlığı döneminde terör estirdiği gelen rivayetler arasındadır.Bu arada makam değiştikçe hem çevre gelişmekte hem de çevre değişmektedir. Eski dostların bir kısmı dışarıda kalmakta yeni ve güçlü dostluklar edinilmektedir.
Mesela şu anda arasının pek de iyi olduğu söylenemeyen bir siyasinin bakanlığı döneminde Genel Müdür Yardımcılığı ünvanını da almıştır. Şu anda arası neden iyi değil diye kafalara bir soru düşebilir. Neden olacak a canım? Siyaseten Sabık Bakanı kendilerine rakip oluyorlar. Ve ardından Genel Müdürlük… Tabi ki bu makam bakanlık değiştirerek oluyor.Bu arada bu basamak yükselmeler hep farklı hükümetler zamanında olmaktadır.
Bazıları ballı mı? Her devrin adamı mı?
Her kabın insanı mı? Meziyeti çok, aranan adam mı? Varın siz bulun? Ardından görevden alınmalar. Nedeni tabi ki hükümet değişikliği.Ama görevden alınsa da bir sonraki hükümette kollanmaya devam. Sonra yeniden makam.Arkasından ver elini mebus adaylığı veee final hayal edilen yer TBMM.
Derler ki kendisinin bürokraside yardımcısı olan vatandaş mebusluk yolunda greyder rolü üstlenerek yol açmış..
Bu tipler çok ilginçtir. Durakta hiç beklemezler. Her zaman gelen ilk otobüse binerler. Ahde vefa anlayışları kendilerine göredir. Hesap adamıdırlar. Yakın çevre ya da menfaat umdukları yerde aslan kesilirler, diğer kesime gelince lütufta bulunurlar. Kendileri söz konusu olduğunda her kapıyı çalmalarında bir sakınca görmezler. İş bitince artık kapı kapanmıştır. Eğer tanırsa seni öp başına koy. Emektar Meclis çalışanı derin iç geçirirken bundan söz ediyordu. Vekil oldu geldi bizi tanımadı hayırlı olsuna gittiğimize bin pişman olduk demişti.
Danışmanlık sözü verdiği zavallı ise dört ay kapısında beklemiş ve sonra lanet olsun diyerek çekip gitmiş. Hizmetindeki bazılarının en çok bozuldukları şeylerden bir tanesi de bizi sinek gibi görüyor demeleriymiş. Yanımızdan geçerken varlığımız da bir yokluğumuz da bir diyorlarmış. Halbuki bu makamlardan niceleri geldi geçti derlermiş.
Otuz yıllık hukuku olan bir iki arkadaşına daha denk gelmiştim huzura girdiklerinde en çok zorlarına giden tanımamazlıktan gelen tavırlar ve yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen zamanların hiç hatırlanmamasıymış. En büyük özelliklerinden birisi gelen seçmeni önce iyi bir azarladıktan sonra ilgilenmesiymiş. Buna rağmen geleni gideni hiç eksik olmazmış.
Elden bir şey gelmez bizim siyasi arenada bu tipler her zaman revaçta bu siyaset tarzına ne ad koyarsanız koyun ister taşra tipi deyin ister tırnak içinde köylülük deyin ama maalesef boya bu…Bu siyasetçi üzerinde biraz dikkatimi yoğunlaştırınca her siyasi çizgiden, her etnik yapıdan ve her çevreden çok ilginç bir ilişki ağı birbiri ardınca tepeme üşüşmeye başladı. Öyle geniş bir portföy görmedim. Hele hele bürokraside.
Doğrusu şapka çıkardım.
Adamın yeniden mebus olmasına hiç şaşmamalı. Yürüyüşünü bir görseniz küçük dağları ben yarattım dercesine yolları arşınlıyor. Ne yaparsınız? Bu ülkenin siyasetini şekillendiren tipler arasında böyleleri de var.
Devlet imkanı gani. En büyük özelliği tüyü bitmemiş yetim hakkını dillerinden hiç düşürmemesiymiş. Ama seçmene ve kendisinden talepte bulunana… Kendisine sunulan imkanlar ise müktesep haktır(!). Hem kendisine hem eş dost çevresine…Cebinde akrep varmış bu tip ağırlanmayı da çok severmiş. Allah var ağırlamak için sıraya giren de çokmuş hani.
Seçmeni sıradan ise maiyetindeki ile yemeğe gönderirmiş. Yanındakine paran var mı diye sormazmış. Misafir kallavi ise bir çorba içmeye kendisi götürürmüş. Seyahat seçim bölgesineyse yanındakiler yaşarmış eğer başka bir taraf ise ve karşı taraf masrafları karşılamıyorsa maiyetindekiler köşe kapmaca oynarlarmış.
Hesap adamı iseniz sevgili karilerimiz ilişkilerinizi düzenlerken size iyi bir örnek sunduk. Zihninizi perdeleyerek bir makama gelinceye kadar kendinizi gerçek kimliğinizle saklamayı başarırsanız. Gelsin makamlar mevkiler. Tabi başka kaygınız yoksa, başka kaygılarla mış gibi gösterip makam arzularınızı gemleyebilmişseniz.
Yalnız çok kapı aşındırmayı bilmeniz gerekmektedir; ayrım yok her kapı!!!
Bastırılmış duygu sahibi olmanız şart. Kendinize hedef koymalısınız.
cafesiyaset.com (özel)
M...nun Son Artıkları
03 / 04 / 2008 09:16
İlhan Selçuk’un durumu iyiye gidiyormuş. Muhibb-i İlhan Selçuk’un (İlhan Selçuk’u Sevenler) yüreklerine su serpilmiş ve derin bir oh çekmişler ve Yüce Gök(!)e şükranlarını sunmuşlardır muhakkak.Allah ona uzun ömürler versin de kıyameti görsün inşallah…Adam kendi deyimiyle nalları dikseydi ülkenin hali nice olurdu…Siz İlhan Selçuksuz bir Cumhuriyet düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum… Boşluğu hep hissedilirdi…Her ne kadar domuzsever yazarları Mustafa Ekmekçi gittikten sonra boşluğu hissedilmedi ama olsun bu başka…Muhibleri becerebiliyorlarsa kendi ömürlerinden ona ömür kendi sağlıklarından ona sağlık versinler…
Böylece her hastalandığında emperyalist Amerikanın ülkemizdeki uzantılarından birisi(!) olan Amerikan Hastanesini ziyaret etmemiş olur.Amerikan Hastanesi dedikte aklımıza geldi…Beyefendi meğerse yıllarca sağlık sözkonusu olunca adı geçen hastaneyi mesken edinirmiş…Nalları dikmeye ramak kaldığı bu son rahatsızlığı bu bilgiyi faş edivermiş…Bir hürriyetçi yazar bir yazısının sonuna NOT: "İlhan Selçuk, rahatsızlandı...Hangi hastaneye kaldırıldı? "Amerikan" Hastanesi'ne! İlhan Ağabey'e geçmiş olsun der, bütün ulusalcı Cumhuriyet heyetini en kalbi duygularla tebrik ederim." şeklinde not düşmüş.
Aklı sıra ironi yapıyor.Vahşi tabiatın, ormanın bir kuralı vardır…Kanın akarsa hemcinslerin bile seni parçalamak ve bir parça koparmak için başına üşüşüverir… Takatın kesilmeye görsün….Hiç şans tanımazlar…Bunun durumu da bu işte…Fırsat bu fırsat demiş ve küçük bir lokmayı ham yapıvermiş…Yaparken de diğerlerinin önüne büyük parçayı bırakmış…Tabularını…Şimdi onlar tabuları ile baş başa içleri içlerini yesin umurunda mı?...Biz kıyamete kadar yaşasın muhibleri ona sağlıklarından ve ömürlerinden ömür versin diyoruz ama oyunbozanlar işi karıştırıyorlar…Ümit Zileli hatıralarında akrabalık bağı olan Doğu Perinçek’in yaşadığı lüks hayatı ifşa ettiğinde hoş onun muhipleri hiçbir şey olmamış gibi davranmışlardı…Muhtemelen burada da böyle bir durum olacaktır…Dışarıdan emperyalist saldırılara prim verilecek yani…İş sağlık olunca, hizmet edilmesi gereken idealler olunca idoller elbette ki en iyisine layık olacak…
Altta kalanın canı çıksın… Altta kalan ne diye alttadır… Zor zamanlarda hizmet edilenin emrine amade olmak için… Değil mi yani???Tuncay Özkan sen her yerde ileri atılma sana Kandıralı muamelesi yapıyorlar…Sen ve kanalın hizmete devam edin…İyi ki sen ve kanalın varsınız…Senin agresif davranışların millete engin hizmetler sunuyor…Senin yerin Kaç Kişiyiz platformudur…Beni de tutuklayın diye ortalarda kendini paralama…Ayrıca Deniz Baykal’a rakip olman boşuna oraları sana yedirmezler… Kapı gibi her birisi birer Baykal olan delegeler var… Sana ekmek yedirmezler…Allah Deniz Baykal’ı CHP’nin başından eksik etmesin…Zira Baykal’ın bu ülkeye ve halka karşı olan vazifesi henüz sona ermedi…
cafesiyaset.com (özel)
Yorumlar - 3/3
4
07/04/2008 09:16 - ilhami çelik yazmış: hırsız ve piri
biri ben hırsızların piriyim, en büyük hırsız benim diyor ötekide ülkenin aydını. akp nin ampulü bile bundan daha aydın.
4
04/04/2008 10:22 - üzeyir lokmanoglu yazmış: hakikat
Bu adam gercekten sizofren ya.Bu türler,allahin kur´anda tarif ettigi "belhüm edell" denen kisilerden.
4
03/04/2008 14:40 - yavuz zengin yazmış: aha buda irticacı
buda laiklik karşıtı allah uzun ömür versin dedi bak herkes şahit olsun bu da yazıyı okuyun ya ne demek allah uzun ömür versin allah ona uzun ömür vermesin de çabuk lafını geri al
İlhan Selçuk’un durumu iyiye gidiyormuş. Muhibb-i İlhan Selçuk’un (İlhan Selçuk’u Sevenler) yüreklerine su serpilmiş ve derin bir oh çekmişler ve Yüce Gök(!)e şükranlarını sunmuşlardır muhakkak.Allah ona uzun ömürler versin de kıyameti görsün inşallah…Adam kendi deyimiyle nalları dikseydi ülkenin hali nice olurdu…Siz İlhan Selçuksuz bir Cumhuriyet düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum… Boşluğu hep hissedilirdi…Her ne kadar domuzsever yazarları Mustafa Ekmekçi gittikten sonra boşluğu hissedilmedi ama olsun bu başka…Muhibleri becerebiliyorlarsa kendi ömürlerinden ona ömür kendi sağlıklarından ona sağlık versinler…
Böylece her hastalandığında emperyalist Amerikanın ülkemizdeki uzantılarından birisi(!) olan Amerikan Hastanesini ziyaret etmemiş olur.Amerikan Hastanesi dedikte aklımıza geldi…Beyefendi meğerse yıllarca sağlık sözkonusu olunca adı geçen hastaneyi mesken edinirmiş…Nalları dikmeye ramak kaldığı bu son rahatsızlığı bu bilgiyi faş edivermiş…Bir hürriyetçi yazar bir yazısının sonuna NOT: "İlhan Selçuk, rahatsızlandı...Hangi hastaneye kaldırıldı? "Amerikan" Hastanesi'ne! İlhan Ağabey'e geçmiş olsun der, bütün ulusalcı Cumhuriyet heyetini en kalbi duygularla tebrik ederim." şeklinde not düşmüş.
Aklı sıra ironi yapıyor.Vahşi tabiatın, ormanın bir kuralı vardır…Kanın akarsa hemcinslerin bile seni parçalamak ve bir parça koparmak için başına üşüşüverir… Takatın kesilmeye görsün….Hiç şans tanımazlar…Bunun durumu da bu işte…Fırsat bu fırsat demiş ve küçük bir lokmayı ham yapıvermiş…Yaparken de diğerlerinin önüne büyük parçayı bırakmış…Tabularını…Şimdi onlar tabuları ile baş başa içleri içlerini yesin umurunda mı?...Biz kıyamete kadar yaşasın muhibleri ona sağlıklarından ve ömürlerinden ömür versin diyoruz ama oyunbozanlar işi karıştırıyorlar…Ümit Zileli hatıralarında akrabalık bağı olan Doğu Perinçek’in yaşadığı lüks hayatı ifşa ettiğinde hoş onun muhipleri hiçbir şey olmamış gibi davranmışlardı…Muhtemelen burada da böyle bir durum olacaktır…Dışarıdan emperyalist saldırılara prim verilecek yani…İş sağlık olunca, hizmet edilmesi gereken idealler olunca idoller elbette ki en iyisine layık olacak…
Altta kalanın canı çıksın… Altta kalan ne diye alttadır… Zor zamanlarda hizmet edilenin emrine amade olmak için… Değil mi yani???Tuncay Özkan sen her yerde ileri atılma sana Kandıralı muamelesi yapıyorlar…Sen ve kanalın hizmete devam edin…İyi ki sen ve kanalın varsınız…Senin agresif davranışların millete engin hizmetler sunuyor…Senin yerin Kaç Kişiyiz platformudur…Beni de tutuklayın diye ortalarda kendini paralama…Ayrıca Deniz Baykal’a rakip olman boşuna oraları sana yedirmezler… Kapı gibi her birisi birer Baykal olan delegeler var… Sana ekmek yedirmezler…Allah Deniz Baykal’ı CHP’nin başından eksik etmesin…Zira Baykal’ın bu ülkeye ve halka karşı olan vazifesi henüz sona ermedi…
cafesiyaset.com (özel)
Yorumlar - 3/3
4
07/04/2008 09:16 - ilhami çelik yazmış: hırsız ve piri
biri ben hırsızların piriyim, en büyük hırsız benim diyor ötekide ülkenin aydını. akp nin ampulü bile bundan daha aydın.
4
04/04/2008 10:22 - üzeyir lokmanoglu yazmış: hakikat
Bu adam gercekten sizofren ya.Bu türler,allahin kur´anda tarif ettigi "belhüm edell" denen kisilerden.
4
03/04/2008 14:40 - yavuz zengin yazmış: aha buda irticacı
buda laiklik karşıtı allah uzun ömür versin dedi bak herkes şahit olsun bu da yazıyı okuyun ya ne demek allah uzun ömür versin allah ona uzun ömür vermesin de çabuk lafını geri al
Çam devirenler
M.Ali Birand darbe olmasını ister mi?
25 / 01 / 2008 11:30
Bu Mehmet Ali Birand bir alem. Onu haber sunarken izlemek bir zevk(!) Karnımın ağrımasını istersem başka bir şeye ihtiyaç duymuyorum.Mimikleri, haberi sunuş tarzı, el kol hareketleri, vurguları, neyini sayayım her şeyi… Saç baş yoldurmaya birebir. Diyeceksiniz ki sen hasta mısın? Yooo.İnsan bazen karnının ağrımasını da mı istemez. Karın ağrısı bazen iyidir.
Yılların gazetecisi, program yapımcısı ama gelin görün ki haberi ilginç kılayım derken ( o da belli değil ya) içine düştüğü hal. Anlatılmaz yaşanır. Aslında haberi sunmuyor, hunharca yaşıyor, bütün organlarıyla adeta zevk alıyor, ardında da katlediyor.
Reha Muhtar kulakların çınlasın; açtığın yoldan giden duayen meslektaşların var. Gurur duy.Habere baharat katıp tatlandırmak yerine tadını bozanlar kervanına daha kimleri katacaksınız merak ediyorum. Haber sunmanın adabı da kalmadı artık. MAB -ki bu Birand’ın haberi yorumluyor köşesindeki mahlasıdır- da haberi sunmanın ötesine taşıyan bir üslubun temsilcisi oldu. Güya araştırmacı gazetecilik tarafı da var.
Önceki gün akşam (23.01.2008) Kanal D ana haber bülteninde Terörle Mücadele Koordinasyon Toplantısı haberini sunuyordu. Genelkurmay 2. Başkanı toplantıyı alelacele terkedince bunu öyle verdi ki sanki bir kriz varmış havası sesinin tınısına yansıdı da yansıdı. Haberi süsleyen oraya buraya koşan, koşuşturan korumalar ve VTR’nin tekrar tekrar verilmesi olaya bambaşka bir hava vermeye yetiyor da artıyordu. Öyle ya en az 2 saat süren bir toplantının daha 15.incisi dakikasında toplantı mı terk edilirdi?MAB’ın neredeyse etekleri zil çalacaktı.Mal bulmuş Mağribi gibi demeyeceğim ayıp olur.Krizin k’si bile onu heyecanlandırıyor.12 Eylül üzerine çeşitlemeleri olan bu duayen(!) gazeteci şimdilerde bambaşka şeylerin heveslisi olmuş. Yoksa hep öyle böyle idi de biz mi bilmiyorduk???Gerçi öteden beri söylentiler hep var ama ne bilelim?
Es kaza bir darbe falan olsa herhalde nasıl kutlayacağını bilemez. Ya da aşırı sevinçten nutku durur haber maber de sunamaz. Ocaklardan ırak.Sağlığına bir şey olmasın da.Efendim Org. Ergin Saygun’un toplantıyı terketme nedeni belli oldu. 2. Başkan’ın meğerse kayınpederinin rahatsızlığının ciddiyetinin aciliyetini kendisine haber vermişler. Dünya gözüyle son bir kez görme diye bir şey var bizim Anadolu literatüründe malumunuz. Ya da muhtemelen emri hak vaki olmuştu. Son vazifeler için yetişme telaşı.Görüyorsunuz değil mi? Neye nereden baktığınız ne kadar önemli.Araştırmacı gazetecinin artı sunucunun(!) araştırmadan üzerine atladığı hareketlilikten kriz değil bir cenaze çıktı.Üstelik bu bir değil iki değil!!!Alışkanlık kesbetmiş…Ocaklardan ırak, ocaklardan ırak!!!
cafesiyaset.com (özel)
Tavsiye Et
Yazdır
Kaydet
Yorum Yaz
Yorumlar - 2/2
4
25/01/2008 18:54 - ahmet yiğitoğlu yazmış: artık geçin bunları
darbeyi niye istemesinki en çok yararlanacak kişi ama on günler geride kaldı sayın birand seninde modan geçti artık kimse senin ali kırcanın ve senin gibi erotik taraflı abartılı reytingli magazin içerikli,bilgiden yoksun,kim kimle yakalanmış bu gibi haberleri izlemiyor yılarca milleti uyuttunuz kendi cebinizi doldurdunuz yeter bu milletin kanını emdiğiniz istemiyoruz senide haber bülteninide taraflı kanalda nasıl tarafsız haber olur doğru değil mi
4
25/01/2008 18:12 - Macit Erdemir yazmış: DARBE İSTEMEZ Mİ ? BAYILIR,BAYILIR !!!
M.Ali Birand,darbe olsun istemez mi ? Hadi canım sende..bayılır,bayılır.Bunlar medyayı ele geçirmiş "DİKTA ÇOCUKLARIDIR" darbe yapılsın belki pay alırız ? diye 24 saat hayal görürler..Sıkıştılar mı demokrasiden bahseden bu güruh !!! Haketmedikleri kadar kazandıkları AVANTALARINDAN VAZGEÇEMEZLER.Hepsi gizli diktacıdır.Zoru gördüler mi değişik konuştuklarına kanmayın ! Hepsi ahlak,fazilet fukarası biçaredirler.gelişmiş ülkelerde bunlar gibi kişiler,TV´ye çıkmak bir yana ! Gazete büfesi bile açamazlar..
25 / 01 / 2008 11:30
Bu Mehmet Ali Birand bir alem. Onu haber sunarken izlemek bir zevk(!) Karnımın ağrımasını istersem başka bir şeye ihtiyaç duymuyorum.Mimikleri, haberi sunuş tarzı, el kol hareketleri, vurguları, neyini sayayım her şeyi… Saç baş yoldurmaya birebir. Diyeceksiniz ki sen hasta mısın? Yooo.İnsan bazen karnının ağrımasını da mı istemez. Karın ağrısı bazen iyidir.
Yılların gazetecisi, program yapımcısı ama gelin görün ki haberi ilginç kılayım derken ( o da belli değil ya) içine düştüğü hal. Anlatılmaz yaşanır. Aslında haberi sunmuyor, hunharca yaşıyor, bütün organlarıyla adeta zevk alıyor, ardında da katlediyor.
Reha Muhtar kulakların çınlasın; açtığın yoldan giden duayen meslektaşların var. Gurur duy.Habere baharat katıp tatlandırmak yerine tadını bozanlar kervanına daha kimleri katacaksınız merak ediyorum. Haber sunmanın adabı da kalmadı artık. MAB -ki bu Birand’ın haberi yorumluyor köşesindeki mahlasıdır- da haberi sunmanın ötesine taşıyan bir üslubun temsilcisi oldu. Güya araştırmacı gazetecilik tarafı da var.
Önceki gün akşam (23.01.2008) Kanal D ana haber bülteninde Terörle Mücadele Koordinasyon Toplantısı haberini sunuyordu. Genelkurmay 2. Başkanı toplantıyı alelacele terkedince bunu öyle verdi ki sanki bir kriz varmış havası sesinin tınısına yansıdı da yansıdı. Haberi süsleyen oraya buraya koşan, koşuşturan korumalar ve VTR’nin tekrar tekrar verilmesi olaya bambaşka bir hava vermeye yetiyor da artıyordu. Öyle ya en az 2 saat süren bir toplantının daha 15.incisi dakikasında toplantı mı terk edilirdi?MAB’ın neredeyse etekleri zil çalacaktı.Mal bulmuş Mağribi gibi demeyeceğim ayıp olur.Krizin k’si bile onu heyecanlandırıyor.12 Eylül üzerine çeşitlemeleri olan bu duayen(!) gazeteci şimdilerde bambaşka şeylerin heveslisi olmuş. Yoksa hep öyle böyle idi de biz mi bilmiyorduk???Gerçi öteden beri söylentiler hep var ama ne bilelim?
Es kaza bir darbe falan olsa herhalde nasıl kutlayacağını bilemez. Ya da aşırı sevinçten nutku durur haber maber de sunamaz. Ocaklardan ırak.Sağlığına bir şey olmasın da.Efendim Org. Ergin Saygun’un toplantıyı terketme nedeni belli oldu. 2. Başkan’ın meğerse kayınpederinin rahatsızlığının ciddiyetinin aciliyetini kendisine haber vermişler. Dünya gözüyle son bir kez görme diye bir şey var bizim Anadolu literatüründe malumunuz. Ya da muhtemelen emri hak vaki olmuştu. Son vazifeler için yetişme telaşı.Görüyorsunuz değil mi? Neye nereden baktığınız ne kadar önemli.Araştırmacı gazetecinin artı sunucunun(!) araştırmadan üzerine atladığı hareketlilikten kriz değil bir cenaze çıktı.Üstelik bu bir değil iki değil!!!Alışkanlık kesbetmiş…Ocaklardan ırak, ocaklardan ırak!!!
cafesiyaset.com (özel)
Tavsiye Et
Yazdır
Kaydet
Yorum Yaz
Yorumlar - 2/2
4
25/01/2008 18:54 - ahmet yiğitoğlu yazmış: artık geçin bunları
darbeyi niye istemesinki en çok yararlanacak kişi ama on günler geride kaldı sayın birand seninde modan geçti artık kimse senin ali kırcanın ve senin gibi erotik taraflı abartılı reytingli magazin içerikli,bilgiden yoksun,kim kimle yakalanmış bu gibi haberleri izlemiyor yılarca milleti uyuttunuz kendi cebinizi doldurdunuz yeter bu milletin kanını emdiğiniz istemiyoruz senide haber bülteninide taraflı kanalda nasıl tarafsız haber olur doğru değil mi
4
25/01/2008 18:12 - Macit Erdemir yazmış: DARBE İSTEMEZ Mİ ? BAYILIR,BAYILIR !!!
M.Ali Birand,darbe olsun istemez mi ? Hadi canım sende..bayılır,bayılır.Bunlar medyayı ele geçirmiş "DİKTA ÇOCUKLARIDIR" darbe yapılsın belki pay alırız ? diye 24 saat hayal görürler..Sıkıştılar mı demokrasiden bahseden bu güruh !!! Haketmedikleri kadar kazandıkları AVANTALARINDAN VAZGEÇEMEZLER.Hepsi gizli diktacıdır.Zoru gördüler mi değişik konuştuklarına kanmayın ! Hepsi ahlak,fazilet fukarası biçaredirler.gelişmiş ülkelerde bunlar gibi kişiler,TV´ye çıkmak bir yana ! Gazete büfesi bile açamazlar..
Kara kara gözlükler ne işe yarar?
29 / 01 / 2008 13:09
Güneş gözlüğü gözleri gün ışığından mı korur? El cevap evet!!!
Mucidi de bunun için icad etmiş muhtemelen. İngilizcesi sun glass mıydı neydi?
Diğer dillerde de sanırım aynı karşılığı verir.
Ama gelin görün ki kullanım alanı sonraları pek genişlemiştir.
Aktris ve aktör avanesi toplum içine çıkarken güya tanınmamak için takar. Ya da film galalarında falan kendilerini hayranlıkla takip eden funlarını siyah camların arkasından izlerler. Bu aslında özgüven eksikliğini örtme çabasıdır bazılarında.
Uyuşturucunun veya alkolün etkisinin mütemmim cüzüdür aynı zamanda zayıflığı gizlemenin de bir yoludur.
Karikatürlerde mafyanın, çetelerin, gizli servis ve istihbarat elemanlarının yegane aksesuarı olarak uzun pardösü ve fötr şapka ile birbirini tamamlayan unsur olarak karşımıza çıkar.
Sosyeteye has cenazelerde yas tutmanın temsilciliğini yapar siyah giysili hanımlar ve beylerin gözlerinde.
Bodyguardları da saymak lazım. Onlarında donuk mahkeme duvarı süsü verdikleri yüzlerinin de süsü oldu.
Ayrıca gangsterlerin ve mafya babalarının da önemli bir aksesuarı olarak arz-ı endam ediyor.
Filmlerde de vazgeçilmezlerin başında gelir.
Eskiden müzaharat denirdi şimdilerde miting veya yerli haliyle gösteri denilen tiyatro sahnelerinde ağır abilerin ve temsilcilerin gözlerinin üzerini süslüyor.
Gösteriye yön veren ağababaların, sendikacı taifesinin, STK temsilcilerinin, korsanların da sığınma aracıdır.
Ülkemizin gerginbazlarının da gözlerinden hiç eksik olmuyor. Üç beşi bir araya gelip vatanseverlik adı altında protesto sahnelerinde yerlerini alırken yüzlerine geçiriyorlar.
Artık maske niyetine midir?
Etrafta kendilerini izleyen kalabalıklardan kendilerini gizlemek için midir?
Varın siz karar verin…
Hele hiç unutmam Susurluk meselesinin Türkiye’nin gündemine damga vurduğu zamanlardı.
Nazlı Ilıcak bir TV kanalında özel harekattan bir polisi ekrana çıkartmıştı.
Adam stüdyoda kara gözlüklerin arkasına sığınmış güya kendini gizliyor ve ahkam kesiyordu. Deve kuşu misali güya tanınmayacak!!!
Sonrası malum karıştıkları yasadışı işlerden dolayı birisini vurdular. Diğerleri de cezaevlerini kendilerine mesken tuttular. Onlar da o günün kahramanları(!) idiler.
Gonyalıların deyimiyle Gidi mi demeliydik yoksa???
Bilirsiniz Aile değerlerini alt üst eden TV programlarının konu mankenleri de aynı gözlüklerin arkasına sığınırlar
Herşeye maydanoz olan suç duyurusu makinelerinden tutun da mahkeme kapılarında Türkiye seninle gurur duyuyor sloganları ile koltuk altlarını kabarttıkları “Aslansın sen aslanım” dolduruşlarına getirdikleri racon kesen suçlulara kahraman muamelesi yapanların da mütemmim cüzüdür.
Tabi karşıt göstericilerin temsilcileri de bunun arkasına sığınırlar…
Son operasyona takılanların ve vatanseverlerin bir araya geldiklerinde de kendilerini arkasına sakladıkları bir aksesuardı aynı zamanda.
Asakir-i mansurenin generallerine de pek yakışıyor doğrusu bu icad!
Hele hele Yetmişli yılların generallerinin gözleri üzerinde bir başka dururdu.
Sıkıyönetim zamanları generalleri ile darbeciler halkın önünde arz-ı endam ettiklerinde bu kara gözlüklerin ardından izlerlerdi etrafı.
Halen de öyledir. Özellikle Şehit cenazelerinde boy gösterildiğinde.
Bürokratlarda ise en çok valilerin, emniyet müdürlerinin ve kaymakamların vazgeçilmezleri arasında yer alır güneş gözlükleri.
Halkın içinde oldukları için mi ne?
Mesela eski bürokrat sonra siyasi OHAL Bölge valileri Hayri Kozakçıoğlu ile Ünal Erkan’a, sonra eski emniyetçi ve siyasetçi Necdet Menzir’e daha birçoklarına pek de yakışırdı hani?!!
Bunları anladık diyelim; ama siyasilerin gözünde bir başka duruyor bu meret şey.
Çok partili hayata geçildikten sonra ki fotoğraf karelerinde ilk defa dikkatimi çekmişti.
Sabık ve asılmış başbakan Adnan Menderes’in metruş yüzünde kara kara gözlüklere ilk bakışta anlam verememiştim.
Celal Bayar’ın ise o günlerin modası yuvarlak gözlükler bir başka duruyordu.
Modaya istinaden çeşidi arttıkça yüzlerdeki ifadeler de renklendi ve şenlendi.
Sonraları sahnede yerini alan birçok siyasi kara gözlükleri vazgeçilmez bir aksesuar olarak uhdelerinde bulundurdular.
Süleyman Demirel’in fötr şapka altında güneş gözlüklü fotoğrafları onu herhalde sadece güneşin zararlı ışınlarından korumuyordu.
Mehmet Ağarından tutunda Mesut Yılmazına, Tansu Çillerinden büyüğü küçüğü bir çok siyasisine gözlerinden eksik etmediler kendilerine göre özel zamanlarda.
Şimdilerde Sayın Başbakan Tayyip Bey’e de pek yakışıyor yani… Hatta güneş gözlüklü bir fotoğrafı sürekli servistedir.
Maliye Nazırı Kemal Unakıtan’a da yakışıyor(!)
Gerçi yaptığı espriler görüntüyü kaydırıyor ama olsun.
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu Hanımefendiye de pek yakışıyor hani.
Bu kara gözlükler kadınlarda bir başka güzel duruyor nedense???
Amma ve de lakin bu kara gözlüklerin arkasından çocuk yuvalarında rehabilitasyona muhtaç özürlü çocuklar ile sağlıklı çocukların bir arada tutulduğunu da görebiliyor mu acaba?
Kaynaştırma adına!!! Nerede kalır ruh sağlığı???
SHÇEK bünyesindeki çocuk yuvalarını tebdil-i kıyafetle bir teftiş ettirir de duruma vaziyet ettirir mi acaba?
Sıkıntıya düşen bir çocuğu ailenin elinden almak kolay.
Bunlar medyatik ve de reklam kokan hareketler.
Siz sıkıysa sonrasında onları korumayı nasıl beceriyorsunuz ona bakın.
Bir de korumalar ve güvenlikçiler bu aksesuarı takmayı pek seviyorlar.
Unutmadan, şerh düşelim işgalci Amerikan Ordusunun askerleri ile adına Güvenlik Şirketi personeli dedikleri paralı askerler de Irak’ta ve Afganistan’da tam techizatı kara gözlüklerle tamamlıyorlar.
Herkes rolünü iyi oynamak zorunda.
Evet gözlüğün aksesuar olduğu yüzlere son bir çentik attık ve geldik tahlile…
Hani derler ya gözler ruhun aynasıdır.
Sevinci, hüznü, aşkı, derdi, sıkıntıyı, korkuyu, cesareti ruhun yansıttığı her şeyi gözler vasıtasıyla okuyabilirsiniz.
Eskiden, modern zamanlar öncesinde Hanlar, krallar, sultanlar, toplumun önde gelen kanaat önderleri, savaşçılar başlarına miğfer ya da sarık veya kask takarlarmış. Bu tür başlıklar başı gizler ama gözleri açıkta bırakırmış. En etkileyici uzuv göz olduğu için göz açıkta kalırmış. Hani derler ya kartal bakışlı. Keskin gözlü. Delici bakışlar falan diye. O türden işte.
Yani gözlerini saklamazmış eskiler.
Şimdiye bakacak olursak durum tersine dönmüş gibi nedense sanki saklama ihtiyacı ön plana çıkıyor.
Ya da görüntüye gizem katıyor. Kara gözlükler takılınca gözden okunabilecek her ne varsa bir perdenin arkasına gizleniveriyor.
Güneş gözlüğünün mucidi ya da mucidleri hiç bunu düşünmüş müydü acaba?
Sen kalk güneş ışınlarından gözleri korumak için bir şey icad et.
Birileri onun kullanım alanını genişletsin. Korkuları, yüzleşmeleri gizlesin.
Sanal bir hal ile maksadı, görüntüyü saklamaya matuf bir araç haline dönüştürsün.
Şemsiye olsaydı anlardık. Bilmeyenlere şemsiye arapça bir kelimedir ve kökü şemstir. İnsanoğlunu güneşin yakıcı sıcağından korumak için icad edilmiştir.
Ama yağmuru çok olan yerlerde ıslanmamak için taşınır.
Siz hiç güneş ışınlarından korunmak için yazın sıcağında elinde şemsiye taşıyan birisini gördünüz mü?
Adama gülerler bizim buralarda…
Güneş gözlüğünün kerametini gördünüz değil mi?
Şimdi takarken bir daha düşünün siz de ne gibi his uyandırıyor?????
Keramet kara gözlükte mi yoksa gözlüğü takanda mı???
cafesiyaset.com (özel)
Güneş gözlüğü gözleri gün ışığından mı korur? El cevap evet!!!
Mucidi de bunun için icad etmiş muhtemelen. İngilizcesi sun glass mıydı neydi?
Diğer dillerde de sanırım aynı karşılığı verir.
Ama gelin görün ki kullanım alanı sonraları pek genişlemiştir.
Aktris ve aktör avanesi toplum içine çıkarken güya tanınmamak için takar. Ya da film galalarında falan kendilerini hayranlıkla takip eden funlarını siyah camların arkasından izlerler. Bu aslında özgüven eksikliğini örtme çabasıdır bazılarında.
Uyuşturucunun veya alkolün etkisinin mütemmim cüzüdür aynı zamanda zayıflığı gizlemenin de bir yoludur.
Karikatürlerde mafyanın, çetelerin, gizli servis ve istihbarat elemanlarının yegane aksesuarı olarak uzun pardösü ve fötr şapka ile birbirini tamamlayan unsur olarak karşımıza çıkar.
Sosyeteye has cenazelerde yas tutmanın temsilciliğini yapar siyah giysili hanımlar ve beylerin gözlerinde.
Bodyguardları da saymak lazım. Onlarında donuk mahkeme duvarı süsü verdikleri yüzlerinin de süsü oldu.
Ayrıca gangsterlerin ve mafya babalarının da önemli bir aksesuarı olarak arz-ı endam ediyor.
Filmlerde de vazgeçilmezlerin başında gelir.
Eskiden müzaharat denirdi şimdilerde miting veya yerli haliyle gösteri denilen tiyatro sahnelerinde ağır abilerin ve temsilcilerin gözlerinin üzerini süslüyor.
Gösteriye yön veren ağababaların, sendikacı taifesinin, STK temsilcilerinin, korsanların da sığınma aracıdır.
Ülkemizin gerginbazlarının da gözlerinden hiç eksik olmuyor. Üç beşi bir araya gelip vatanseverlik adı altında protesto sahnelerinde yerlerini alırken yüzlerine geçiriyorlar.
Artık maske niyetine midir?
Etrafta kendilerini izleyen kalabalıklardan kendilerini gizlemek için midir?
Varın siz karar verin…
Hele hiç unutmam Susurluk meselesinin Türkiye’nin gündemine damga vurduğu zamanlardı.
Nazlı Ilıcak bir TV kanalında özel harekattan bir polisi ekrana çıkartmıştı.
Adam stüdyoda kara gözlüklerin arkasına sığınmış güya kendini gizliyor ve ahkam kesiyordu. Deve kuşu misali güya tanınmayacak!!!
Sonrası malum karıştıkları yasadışı işlerden dolayı birisini vurdular. Diğerleri de cezaevlerini kendilerine mesken tuttular. Onlar da o günün kahramanları(!) idiler.
Gonyalıların deyimiyle Gidi mi demeliydik yoksa???
Bilirsiniz Aile değerlerini alt üst eden TV programlarının konu mankenleri de aynı gözlüklerin arkasına sığınırlar
Herşeye maydanoz olan suç duyurusu makinelerinden tutun da mahkeme kapılarında Türkiye seninle gurur duyuyor sloganları ile koltuk altlarını kabarttıkları “Aslansın sen aslanım” dolduruşlarına getirdikleri racon kesen suçlulara kahraman muamelesi yapanların da mütemmim cüzüdür.
Tabi karşıt göstericilerin temsilcileri de bunun arkasına sığınırlar…
Son operasyona takılanların ve vatanseverlerin bir araya geldiklerinde de kendilerini arkasına sakladıkları bir aksesuardı aynı zamanda.
Asakir-i mansurenin generallerine de pek yakışıyor doğrusu bu icad!
Hele hele Yetmişli yılların generallerinin gözleri üzerinde bir başka dururdu.
Sıkıyönetim zamanları generalleri ile darbeciler halkın önünde arz-ı endam ettiklerinde bu kara gözlüklerin ardından izlerlerdi etrafı.
Halen de öyledir. Özellikle Şehit cenazelerinde boy gösterildiğinde.
Bürokratlarda ise en çok valilerin, emniyet müdürlerinin ve kaymakamların vazgeçilmezleri arasında yer alır güneş gözlükleri.
Halkın içinde oldukları için mi ne?
Mesela eski bürokrat sonra siyasi OHAL Bölge valileri Hayri Kozakçıoğlu ile Ünal Erkan’a, sonra eski emniyetçi ve siyasetçi Necdet Menzir’e daha birçoklarına pek de yakışırdı hani?!!
Bunları anladık diyelim; ama siyasilerin gözünde bir başka duruyor bu meret şey.
Çok partili hayata geçildikten sonra ki fotoğraf karelerinde ilk defa dikkatimi çekmişti.
Sabık ve asılmış başbakan Adnan Menderes’in metruş yüzünde kara kara gözlüklere ilk bakışta anlam verememiştim.
Celal Bayar’ın ise o günlerin modası yuvarlak gözlükler bir başka duruyordu.
Modaya istinaden çeşidi arttıkça yüzlerdeki ifadeler de renklendi ve şenlendi.
Sonraları sahnede yerini alan birçok siyasi kara gözlükleri vazgeçilmez bir aksesuar olarak uhdelerinde bulundurdular.
Süleyman Demirel’in fötr şapka altında güneş gözlüklü fotoğrafları onu herhalde sadece güneşin zararlı ışınlarından korumuyordu.
Mehmet Ağarından tutunda Mesut Yılmazına, Tansu Çillerinden büyüğü küçüğü bir çok siyasisine gözlerinden eksik etmediler kendilerine göre özel zamanlarda.
Şimdilerde Sayın Başbakan Tayyip Bey’e de pek yakışıyor yani… Hatta güneş gözlüklü bir fotoğrafı sürekli servistedir.
Maliye Nazırı Kemal Unakıtan’a da yakışıyor(!)
Gerçi yaptığı espriler görüntüyü kaydırıyor ama olsun.
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu Hanımefendiye de pek yakışıyor hani.
Bu kara gözlükler kadınlarda bir başka güzel duruyor nedense???
Amma ve de lakin bu kara gözlüklerin arkasından çocuk yuvalarında rehabilitasyona muhtaç özürlü çocuklar ile sağlıklı çocukların bir arada tutulduğunu da görebiliyor mu acaba?
Kaynaştırma adına!!! Nerede kalır ruh sağlığı???
SHÇEK bünyesindeki çocuk yuvalarını tebdil-i kıyafetle bir teftiş ettirir de duruma vaziyet ettirir mi acaba?
Sıkıntıya düşen bir çocuğu ailenin elinden almak kolay.
Bunlar medyatik ve de reklam kokan hareketler.
Siz sıkıysa sonrasında onları korumayı nasıl beceriyorsunuz ona bakın.
Bir de korumalar ve güvenlikçiler bu aksesuarı takmayı pek seviyorlar.
Unutmadan, şerh düşelim işgalci Amerikan Ordusunun askerleri ile adına Güvenlik Şirketi personeli dedikleri paralı askerler de Irak’ta ve Afganistan’da tam techizatı kara gözlüklerle tamamlıyorlar.
Herkes rolünü iyi oynamak zorunda.
Evet gözlüğün aksesuar olduğu yüzlere son bir çentik attık ve geldik tahlile…
Hani derler ya gözler ruhun aynasıdır.
Sevinci, hüznü, aşkı, derdi, sıkıntıyı, korkuyu, cesareti ruhun yansıttığı her şeyi gözler vasıtasıyla okuyabilirsiniz.
Eskiden, modern zamanlar öncesinde Hanlar, krallar, sultanlar, toplumun önde gelen kanaat önderleri, savaşçılar başlarına miğfer ya da sarık veya kask takarlarmış. Bu tür başlıklar başı gizler ama gözleri açıkta bırakırmış. En etkileyici uzuv göz olduğu için göz açıkta kalırmış. Hani derler ya kartal bakışlı. Keskin gözlü. Delici bakışlar falan diye. O türden işte.
Yani gözlerini saklamazmış eskiler.
Şimdiye bakacak olursak durum tersine dönmüş gibi nedense sanki saklama ihtiyacı ön plana çıkıyor.
Ya da görüntüye gizem katıyor. Kara gözlükler takılınca gözden okunabilecek her ne varsa bir perdenin arkasına gizleniveriyor.
Güneş gözlüğünün mucidi ya da mucidleri hiç bunu düşünmüş müydü acaba?
Sen kalk güneş ışınlarından gözleri korumak için bir şey icad et.
Birileri onun kullanım alanını genişletsin. Korkuları, yüzleşmeleri gizlesin.
Sanal bir hal ile maksadı, görüntüyü saklamaya matuf bir araç haline dönüştürsün.
Şemsiye olsaydı anlardık. Bilmeyenlere şemsiye arapça bir kelimedir ve kökü şemstir. İnsanoğlunu güneşin yakıcı sıcağından korumak için icad edilmiştir.
Ama yağmuru çok olan yerlerde ıslanmamak için taşınır.
Siz hiç güneş ışınlarından korunmak için yazın sıcağında elinde şemsiye taşıyan birisini gördünüz mü?
Adama gülerler bizim buralarda…
Güneş gözlüğünün kerametini gördünüz değil mi?
Şimdi takarken bir daha düşünün siz de ne gibi his uyandırıyor?????
Keramet kara gözlükte mi yoksa gözlüğü takanda mı???
cafesiyaset.com (özel)
Sahi, bu bürokrat kim?
04 / 03 / 2008 09:09
Milletvekilleri için en tehlikeli konum ne?
Bürokratlar malumunuz konumları gereği siyasilerle aynı karede sık bulunurlar. Kim ne derse desin siyaset ve bürokrasi hep iç içedir.Bakmayın siz öyle bürokratın siyasetle, siyasilerle işi olmazına falan…Et ve tırnak gibidir kendileri…Gayrısı boş laf…Her devir böyle olmuş.Hele yakın geçmişimizi bir düşünsenize???İllerin valileri yöneticileri aynı zamanda o illerde Tek Parti iktidarlarının parti temsilcileriydi.Sadede gelelim…Geçenlerde kahramanlığı ile meşhur ilimizin kurtuluş günü kutlamalarında bir bürokrat dikkatlerden kaçmadan bazı gözlere ilişivermiş.Fotoğraf karesinde Sayın Cumhurbaşkanının arkasında iyi bir fon oluşturuyormuşVekil olsa, İlin protokolünden olsa anlarım diyeceğim ama Ankaralardan oralara gitmek insanın aklını kurcalıyor. Acaba diyorsun kendi kendine eskiden de bu arzu, bu iştiyak var mıydı???İçten içe parlayan bir kor ateş gibi ihmal edilmeden bu güzel günün coşkusunu her yıldönümünde memlekete kadar giderek yad ediyor muydu diye sormadan edemiyor insan… Yine acaba diyorsunuz kendi kendinize ortada bir hedef var da bir adım daha mı yaklaşılıyor!!!Laf lafı konu konuyu açıyor.Hatıralar, anekdotlar, fotoğraf kareleri zihni açıyor, beynin kıvrımlarına envai çeşit düşünce ve de fikir parçacıkları tutuşturuyor.Fotoğraf kareleri dediysek 13 Şubat tarihli ulusal(!) gazeteleri işaret ediyoruz…Bürokrasiden siyasete yol uzandığını artık bilmeyen yok. Kimisi siyasi parti liderlerinden açık davetlerle bu yola girer. Bu bilinen bir şey. Ve bir tür aristokratik duruşu simgeler bu hal… Halk tepeden inme bu hali hoş karşılamasa da emirin demiri kestiği yerdir burası…
Seçildikten sonrası ise vekilin bölgesi ile ilişkisine bağlıdır.Davetiye çıkarılanlar daha çok teknokrat tabir edilen profillerdir.Rahmetli Adnan Kahveci, Yusuf Bozkurt Özal liste biraz da olsa uzar.Bir de bu sınıfın dışına taşan profiller vardır.Alaylı olarak da tarif edebilirsiniz onları…Liderlerin ve parti yönetiminin ilgisi bölgesine koyduğu ağırlıktan geçer.Cumhurbaşkanı ile aynı karede demiştik ya henüz vekil değil ama şu anda bürokrat kendileri.Taze, dumanı üzerinde tüten seçimde ise aday adayı idi yanılmıyorsam.Aday ve de vekil olamadı ama aday adaylığı makamı getirdi.Eskidende makam sahibi miydi bilmem ama bir STK’nın başkanlığından hatırlar gibiyiz kendilerini…
Yanılmıyorsak o günlerde STK başkanlığı vekil olarak millete hizmet aşkına terk edilmişti…Anlaşılan yol bazı STK’lardan değil de yine kamuda bazı makamlardan geçiyor!!!Memleketindeki etkinliklere, kurtuluş günlerine protokol seviyesinde katıldığına ve ülkenin kalbi sayılan bir kurumda makam sahibi olduğuna göre artık yatırımlara başlayabilir.Hele hele kendinden önceki makam sahibi makamın ve geçmiş hizmetlerinin semeresini almış vekil olmuşsa ve aynı kurum kendi bürokratlarından üç tanesini bölgelerinden vekil yapmışsa çiçeği burnunda bürokratın da yolu memleketi ile ilgiyi sıcak tutmaktan geçecekse şimdiden yatırımlarını iyi yapmalı. Ki arz talebi getirsin. Talep arzı getirsin mi demeliydik yoksa???Yatırım ve memlekete hizmet falan denince aklım karışıyor hep…Bir bürokrat mevcut kurumundaki iş yoğunluğundan(!) vakit bulup da nasıl seçim bölgesine –özür dilerim kendi ili ile ve hemşerilerine diyecektim- zaman ayırabilir.Bürokrat düşünür, mütefekkir birisinden bahsederlerdi. Emekliliği gelmiş. Kızak sayılır bir makamda… Sabah gider akşam dönermiş…Şimdi emekli olsa Ankaranın göbeği sayılan bir yerde sekreteri de olan bir büro düşünün ara ki bulasın!!!Elbette zor bulunur.Ama devletimiz sağolsun mevcut imkanları iyi değerlendirilmeli değil mi???Bir koltukta iki üç karpuz falan derler ya hani, tuhafıma giderdi.Evet!!! Bu tür hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bürokratları görünce inanın ki gözleri yaşarıyor insanın!!!
Doğruluğunu ispat ediyorlar…Seçim bölgesi geçtiğimiz dönemde kendini iyi yeniledi ve kırılgan bir yapıya sahip.Allah var her ilçe başlı başına bir il gibi gözüküyor…Hizmet aşkı hiç sönmesin. Bölgesi; aktarılanlara göre kaynayan bir kazana benzermiş…Kurtlar sofrası…Ama Allah var bahsi geçen mezkur kurum her dönem ya vekil vermiştir ya da aday adayı. Vekiller hizmet kervanına katılırken aday adayları da bunun karşılığını bir üst makam ile ödüllenerek almışlardır.Al gülüm ver gülüm…Bir önceki kurum başkanı rivayete göre çok cömert davranırmış.Cömertlik potasına önceden girip de son halkada bir önceki makam sahibinin vekil olmasıyla yükselen de bahsi geçen bürokratımız olmuş.Bölge vekillerine bizden hatırlatması potansiyel rakipler bazen burnunuzun dibindedir…Adrenalin seviyesi seçim zamanlarında yükselir, seçime de daha çok var demeyin… Sayılı günler çabuk geçer.Üstelik sever geçer…Rehavete kapılmamak lazım değil mi?Şu TBMM gerçekten çok renkli bir yer…Ülkemizin her rengini, her katmanını her şeyiyle iliklerine kadar yansıtıyor…Bir çok gönlün sultanı!!!Aşk ateşinin korlandığı yer…
Milletvekilleri için en tehlikeli konum ne?
Bürokratlar malumunuz konumları gereği siyasilerle aynı karede sık bulunurlar. Kim ne derse desin siyaset ve bürokrasi hep iç içedir.Bakmayın siz öyle bürokratın siyasetle, siyasilerle işi olmazına falan…Et ve tırnak gibidir kendileri…Gayrısı boş laf…Her devir böyle olmuş.Hele yakın geçmişimizi bir düşünsenize???İllerin valileri yöneticileri aynı zamanda o illerde Tek Parti iktidarlarının parti temsilcileriydi.Sadede gelelim…Geçenlerde kahramanlığı ile meşhur ilimizin kurtuluş günü kutlamalarında bir bürokrat dikkatlerden kaçmadan bazı gözlere ilişivermiş.Fotoğraf karesinde Sayın Cumhurbaşkanının arkasında iyi bir fon oluşturuyormuşVekil olsa, İlin protokolünden olsa anlarım diyeceğim ama Ankaralardan oralara gitmek insanın aklını kurcalıyor. Acaba diyorsun kendi kendine eskiden de bu arzu, bu iştiyak var mıydı???İçten içe parlayan bir kor ateş gibi ihmal edilmeden bu güzel günün coşkusunu her yıldönümünde memlekete kadar giderek yad ediyor muydu diye sormadan edemiyor insan… Yine acaba diyorsunuz kendi kendinize ortada bir hedef var da bir adım daha mı yaklaşılıyor!!!Laf lafı konu konuyu açıyor.Hatıralar, anekdotlar, fotoğraf kareleri zihni açıyor, beynin kıvrımlarına envai çeşit düşünce ve de fikir parçacıkları tutuşturuyor.Fotoğraf kareleri dediysek 13 Şubat tarihli ulusal(!) gazeteleri işaret ediyoruz…Bürokrasiden siyasete yol uzandığını artık bilmeyen yok. Kimisi siyasi parti liderlerinden açık davetlerle bu yola girer. Bu bilinen bir şey. Ve bir tür aristokratik duruşu simgeler bu hal… Halk tepeden inme bu hali hoş karşılamasa da emirin demiri kestiği yerdir burası…
Seçildikten sonrası ise vekilin bölgesi ile ilişkisine bağlıdır.Davetiye çıkarılanlar daha çok teknokrat tabir edilen profillerdir.Rahmetli Adnan Kahveci, Yusuf Bozkurt Özal liste biraz da olsa uzar.Bir de bu sınıfın dışına taşan profiller vardır.Alaylı olarak da tarif edebilirsiniz onları…Liderlerin ve parti yönetiminin ilgisi bölgesine koyduğu ağırlıktan geçer.Cumhurbaşkanı ile aynı karede demiştik ya henüz vekil değil ama şu anda bürokrat kendileri.Taze, dumanı üzerinde tüten seçimde ise aday adayı idi yanılmıyorsam.Aday ve de vekil olamadı ama aday adaylığı makamı getirdi.Eskidende makam sahibi miydi bilmem ama bir STK’nın başkanlığından hatırlar gibiyiz kendilerini…
Yanılmıyorsak o günlerde STK başkanlığı vekil olarak millete hizmet aşkına terk edilmişti…Anlaşılan yol bazı STK’lardan değil de yine kamuda bazı makamlardan geçiyor!!!Memleketindeki etkinliklere, kurtuluş günlerine protokol seviyesinde katıldığına ve ülkenin kalbi sayılan bir kurumda makam sahibi olduğuna göre artık yatırımlara başlayabilir.Hele hele kendinden önceki makam sahibi makamın ve geçmiş hizmetlerinin semeresini almış vekil olmuşsa ve aynı kurum kendi bürokratlarından üç tanesini bölgelerinden vekil yapmışsa çiçeği burnunda bürokratın da yolu memleketi ile ilgiyi sıcak tutmaktan geçecekse şimdiden yatırımlarını iyi yapmalı. Ki arz talebi getirsin. Talep arzı getirsin mi demeliydik yoksa???Yatırım ve memlekete hizmet falan denince aklım karışıyor hep…Bir bürokrat mevcut kurumundaki iş yoğunluğundan(!) vakit bulup da nasıl seçim bölgesine –özür dilerim kendi ili ile ve hemşerilerine diyecektim- zaman ayırabilir.Bürokrat düşünür, mütefekkir birisinden bahsederlerdi. Emekliliği gelmiş. Kızak sayılır bir makamda… Sabah gider akşam dönermiş…Şimdi emekli olsa Ankaranın göbeği sayılan bir yerde sekreteri de olan bir büro düşünün ara ki bulasın!!!Elbette zor bulunur.Ama devletimiz sağolsun mevcut imkanları iyi değerlendirilmeli değil mi???Bir koltukta iki üç karpuz falan derler ya hani, tuhafıma giderdi.Evet!!! Bu tür hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bürokratları görünce inanın ki gözleri yaşarıyor insanın!!!
Doğruluğunu ispat ediyorlar…Seçim bölgesi geçtiğimiz dönemde kendini iyi yeniledi ve kırılgan bir yapıya sahip.Allah var her ilçe başlı başına bir il gibi gözüküyor…Hizmet aşkı hiç sönmesin. Bölgesi; aktarılanlara göre kaynayan bir kazana benzermiş…Kurtlar sofrası…Ama Allah var bahsi geçen mezkur kurum her dönem ya vekil vermiştir ya da aday adayı. Vekiller hizmet kervanına katılırken aday adayları da bunun karşılığını bir üst makam ile ödüllenerek almışlardır.Al gülüm ver gülüm…Bir önceki kurum başkanı rivayete göre çok cömert davranırmış.Cömertlik potasına önceden girip de son halkada bir önceki makam sahibinin vekil olmasıyla yükselen de bahsi geçen bürokratımız olmuş.Bölge vekillerine bizden hatırlatması potansiyel rakipler bazen burnunuzun dibindedir…Adrenalin seviyesi seçim zamanlarında yükselir, seçime de daha çok var demeyin… Sayılı günler çabuk geçer.Üstelik sever geçer…Rehavete kapılmamak lazım değil mi?Şu TBMM gerçekten çok renkli bir yer…Ülkemizin her rengini, her katmanını her şeyiyle iliklerine kadar yansıtıyor…Bir çok gönlün sultanı!!!Aşk ateşinin korlandığı yer…
18.04.2008
Cambaza bak cambaza numarası mı?
Berber Koltuğu
07 / 03 / 2008 10:10
Bir tiyatro oyunu sergileniyor ama?!
Tam bir cinnet mustatili…
Bir yanda üniversite kapılarında başları açılan genç üniversite öğrencisi kızlar…
Belli ki (hangi sebeple olursa olsun!) bu kızlar başlarını erkekler (namahrem!) görmesin diye kapatıyor.
Siz bakmayın farklı söylemlerle bel altı vurmalara…
Bu bel altı vurmaların en acımasızı bir kısım basın mensuplarının kamera ve fotoğraf makineleriyle onların kıyıda köşede utana sıkıla derslere girebilmek için zorunlu olmasa da sorunlu bir uygulama gereği başörtülerini çıkartırken görüntülemeleridir; rızaları aranmaksızın..
Aslında bu en temelde bir insan hakkı ihlalidir..
Bir parantez açalım ve soralım. Acaba şu anoloji çok mu absürd olur: Başı örtülü bu kızlara başlarını açmaları için bir kabin (gibi yerler) ayrıldığına göre bu kişilerin fotoğraflarını orada çekenlerin yakınları mağazalardaki kabinlerde elbise denerken fotoğraflansa, kameralar üzerlerine zoom yapılsa razı olurlar mı? Elbette ikisi aynı şey değil diyenler olacaktır.
Peki istemedikleri halleriyle görüntülenmeme hakkı açısından da mı aynı değil bu talep!!! Bu konu kimse tarafından bu yanıyla görülmüyor veya görülmek istenmiyor.
Bize de böyle bir benzetme yaparak birilere acaba dedirtir miyiz diye absürd çağrışımlar düşüyor.
Bu ihlallere hedef ve muhatap olanlara destek anlamında Ankara’da bir tesettür(!) giyim üreticisi firma tarafından defile düzenleniyor. Ve burada ilginç görüntüler sahneleniyor.
Bir yanda üniversite kapısında sıkıntı çeken genç kızlar diğer yanda onları örtülerini pazara sürmenin vitrini olan defilelerde mankenlerin o kendilerine has yürüyüşleri ile sergilenen örtüler.O sergiyi seyre gelen beğenilerine sunulasılar…
Bu kızlar;
Örtülerinden dolayı okul kapılarında malzemeler…
Defilelerde moda malzeme olmuş örtülerinin sergilenmesinden dolayı yine malzemeler…
Birilerinin sözlerinin şehvetine kendilerini kaptırmasıyla “Gülmeli miyim, yoksa ağlamalı mı?” şeklinde ifadelerle “Aha bize böyle bir ortamda yazılacak bir malzeme daha” diyerek rejim meselesi haline getirmede başat rol üstlenme rolünün devam etmesine malzemeler.
Toplumun kimyasını bozarak ortada fizik, kimya bırakmayanlara malzemeler…
Olmayan yasağın kaldırılması için Anayasa değişikliğine gidilmesine malzemeler.
Koskoca Anayasa Mahkemesinde davalarının görüşülmesine kadar malzemeler…
Bu ironik tuhaf açmazlarla iç içeliği seyredenler ülkenin haline bir bakın…
Ülkenin en üst düzey yöneticileri ve liderleri bir girdap gibi içine çeken ağır, rencide edici ifadelerle sürdürülen bir kavganın aktörleri haline geliyorlar.
Tuhaf ilklere öncülük eden Ülkemiz bunların benzerlerini daha önce de yaşamıştı ama böylesini hiç yaşamamıştı…
Tartışmaların odağındaki konulara ve insanlara iyi bakın…
Kendinizi nasıl hissediyorsunuz???
Hiç şüpheniz olmasın birileri bu kavgaları uzaktan yakından keyifle seyrediyor ve karınlarından gülüyorlar…
Tiyatronun her türlüsünü seyretmek için tiyatrocuların rol kestiği yerlere gitmeyin.
Ülkemizin orta yeri tiyatro.
cafesiyaset.com (özel)
Tavsiye Et
Yazdır
Kaydet
Yorum Yaz
Yorumlar - 4/4
4
08/03/2008 15:02 - taha demir yazmış: Ey Editör!!!
Ya da kendini editör zanneden zat!!! Yaptığım yorumu yayınlamadığınız gibi, yayınlamama sebebini soran mesajıma da yanıt verme gereği duymadınız.. Azıcık bu işlerden anlayıp, nezaketten ve insanlıktan nasibiniz olsaydı emeğe saygı gereği bu haklı talebime yanıt verirdiniz.. Ancak heyhat ki, zihni(yeti) ´köylü´ olan sizlerden böyle bir istekte bulunmak da benim gafletim.. İşinizi iyi yapmasanız da "iş yapabiliyor" olduğunuz bir ülkede yaşadığınız için kendinizi şanslı hissedebilirsiniz.! tahademir@gmail.com
4
07/03/2008 16:32 - taha demir yazmış: editöre not!
EDİTÖRÜN NOTU: Değerli yorumcumuz, öncelikle bize göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı, sitemiz adına sonsuz teşekkürlerimizi iletiriz... Yorumunuzda belirttiğiniz mailler bize ulaşmamıştır... Konuyla ilgili teknik servisteki arkadaşlarımıza mağduriyetinizi bildireceğimizden kuşkunuz olmasın... Ayrıca yorumunuz yayımlanmıyorsa bunun iki sebebi olduğunu tekrar hatırlatırım: 1-Yorumunuz bize ulaşmamış olabilir... 2- Yorumunuzda hakaret veya küfür içeren sözcükler varsa, ilke olarak yayımlayamıyoruz... Anlayışınız için teşekkür ederiz...
4
07/03/2008 16:27 - taha demir yazmış: işte bu..!
İşte bu.. Sayın Natık bu hır-gür içerisinde hiç değinilmemiş insani yönü göz ardı edilerek sıradanlaştırılmış; ancak hayatî bir konuyu işlediğiniz için teşekkür ederim. Evet benzetme biraz ağır da olsa insan zihni
4
07/03/2008 11:05 - taha demir yazmış: işte bu..!
İşte bu.. Sayın Natık bu hır-gür içerisinde hiç değinilmemiş insani yönü göz ardı edilerek sıradanlaştırılmış; ancak hayatî bir konuyu işlediğiniz için teşekkür ederim. Evet benzetme biraz ağır da olsa insan zihni
07 / 03 / 2008 10:10
Bir tiyatro oyunu sergileniyor ama?!
Tam bir cinnet mustatili…
Bir yanda üniversite kapılarında başları açılan genç üniversite öğrencisi kızlar…
Belli ki (hangi sebeple olursa olsun!) bu kızlar başlarını erkekler (namahrem!) görmesin diye kapatıyor.
Siz bakmayın farklı söylemlerle bel altı vurmalara…
Bu bel altı vurmaların en acımasızı bir kısım basın mensuplarının kamera ve fotoğraf makineleriyle onların kıyıda köşede utana sıkıla derslere girebilmek için zorunlu olmasa da sorunlu bir uygulama gereği başörtülerini çıkartırken görüntülemeleridir; rızaları aranmaksızın..
Aslında bu en temelde bir insan hakkı ihlalidir..
Bir parantez açalım ve soralım. Acaba şu anoloji çok mu absürd olur: Başı örtülü bu kızlara başlarını açmaları için bir kabin (gibi yerler) ayrıldığına göre bu kişilerin fotoğraflarını orada çekenlerin yakınları mağazalardaki kabinlerde elbise denerken fotoğraflansa, kameralar üzerlerine zoom yapılsa razı olurlar mı? Elbette ikisi aynı şey değil diyenler olacaktır.
Peki istemedikleri halleriyle görüntülenmeme hakkı açısından da mı aynı değil bu talep!!! Bu konu kimse tarafından bu yanıyla görülmüyor veya görülmek istenmiyor.
Bize de böyle bir benzetme yaparak birilere acaba dedirtir miyiz diye absürd çağrışımlar düşüyor.
Bu ihlallere hedef ve muhatap olanlara destek anlamında Ankara’da bir tesettür(!) giyim üreticisi firma tarafından defile düzenleniyor. Ve burada ilginç görüntüler sahneleniyor.
Bir yanda üniversite kapısında sıkıntı çeken genç kızlar diğer yanda onları örtülerini pazara sürmenin vitrini olan defilelerde mankenlerin o kendilerine has yürüyüşleri ile sergilenen örtüler.O sergiyi seyre gelen beğenilerine sunulasılar…
Bu kızlar;
Örtülerinden dolayı okul kapılarında malzemeler…
Defilelerde moda malzeme olmuş örtülerinin sergilenmesinden dolayı yine malzemeler…
Birilerinin sözlerinin şehvetine kendilerini kaptırmasıyla “Gülmeli miyim, yoksa ağlamalı mı?” şeklinde ifadelerle “Aha bize böyle bir ortamda yazılacak bir malzeme daha” diyerek rejim meselesi haline getirmede başat rol üstlenme rolünün devam etmesine malzemeler.
Toplumun kimyasını bozarak ortada fizik, kimya bırakmayanlara malzemeler…
Olmayan yasağın kaldırılması için Anayasa değişikliğine gidilmesine malzemeler.
Koskoca Anayasa Mahkemesinde davalarının görüşülmesine kadar malzemeler…
Bu ironik tuhaf açmazlarla iç içeliği seyredenler ülkenin haline bir bakın…
Ülkenin en üst düzey yöneticileri ve liderleri bir girdap gibi içine çeken ağır, rencide edici ifadelerle sürdürülen bir kavganın aktörleri haline geliyorlar.
Tuhaf ilklere öncülük eden Ülkemiz bunların benzerlerini daha önce de yaşamıştı ama böylesini hiç yaşamamıştı…
Tartışmaların odağındaki konulara ve insanlara iyi bakın…
Kendinizi nasıl hissediyorsunuz???
Hiç şüpheniz olmasın birileri bu kavgaları uzaktan yakından keyifle seyrediyor ve karınlarından gülüyorlar…
Tiyatronun her türlüsünü seyretmek için tiyatrocuların rol kestiği yerlere gitmeyin.
Ülkemizin orta yeri tiyatro.
cafesiyaset.com (özel)
Tavsiye Et
Yazdır
Kaydet
Yorum Yaz
Yorumlar - 4/4
4
08/03/2008 15:02 - taha demir yazmış: Ey Editör!!!
Ya da kendini editör zanneden zat!!! Yaptığım yorumu yayınlamadığınız gibi, yayınlamama sebebini soran mesajıma da yanıt verme gereği duymadınız.. Azıcık bu işlerden anlayıp, nezaketten ve insanlıktan nasibiniz olsaydı emeğe saygı gereği bu haklı talebime yanıt verirdiniz.. Ancak heyhat ki, zihni(yeti) ´köylü´ olan sizlerden böyle bir istekte bulunmak da benim gafletim.. İşinizi iyi yapmasanız da "iş yapabiliyor" olduğunuz bir ülkede yaşadığınız için kendinizi şanslı hissedebilirsiniz.! tahademir@gmail.com
4
07/03/2008 16:32 - taha demir yazmış: editöre not!
EDİTÖRÜN NOTU: Değerli yorumcumuz, öncelikle bize göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı, sitemiz adına sonsuz teşekkürlerimizi iletiriz... Yorumunuzda belirttiğiniz mailler bize ulaşmamıştır... Konuyla ilgili teknik servisteki arkadaşlarımıza mağduriyetinizi bildireceğimizden kuşkunuz olmasın... Ayrıca yorumunuz yayımlanmıyorsa bunun iki sebebi olduğunu tekrar hatırlatırım: 1-Yorumunuz bize ulaşmamış olabilir... 2- Yorumunuzda hakaret veya küfür içeren sözcükler varsa, ilke olarak yayımlayamıyoruz... Anlayışınız için teşekkür ederiz...
4
07/03/2008 16:27 - taha demir yazmış: işte bu..!
İşte bu.. Sayın Natık bu hır-gür içerisinde hiç değinilmemiş insani yönü göz ardı edilerek sıradanlaştırılmış; ancak hayatî bir konuyu işlediğiniz için teşekkür ederim. Evet benzetme biraz ağır da olsa insan zihni
4
07/03/2008 11:05 - taha demir yazmış: işte bu..!
İşte bu.. Sayın Natık bu hır-gür içerisinde hiç değinilmemiş insani yönü göz ardı edilerek sıradanlaştırılmış; ancak hayatî bir konuyu işlediğiniz için teşekkür ederim. Evet benzetme biraz ağır da olsa insan zihni
Youtube çıktı mahremiyet bozuldu...
09 / 03 / 2008 14:24
Hani Köroğlu’na atfedilir ya “Delikli demir çıktı mertlik bozuldu” diye… Onun gibi bir şey işte…Acaba bozuldu mu? Galiba bozuldu ama mahremiyet kavramının asli şekilde anlaşılmasıyla da alakalı bu durum.Neden mi insanlar bu siteye sadece gönül rızasıyla yayınlanmasını istedikleri görüntüleri göndermiyorlar.Onları ayrı tutuyoruz.Bundan başka bir de görüntünün baş aktörü olanların veya yayınlanınca başlarına ağrı gireceklerin yayınlanmasını istemedikleri şeyler de yayınlanır oldu burada.Hoş bazıları da duyulmasını ister istemem yan cebime koy misali…Ankara’dan bir savcının bu ülkenin başbakanına, valisine önüne gelenine sayıp döktüğü sözleri içeren kayıtlar internet görüntü pazarında görücüye çıkmış.Evlere şenlik.Bu söz bile çok kullandığım için kendinden utanacak beni de fazla pazarlıyorsun diye ama ne yapalım aklıma uygun bir kelime gelmiyor. Ama ne yaparsın bu ülkenin bilinmeyen ve yazılmayan tarihinde bu tip vak’a o kadar çok ki…Şu teknoloji çıktı çıkalı aslında bazıları ağız tadıyla dost meclislerinde bile küfredemez oldular.O meclisler bile ne yapacağını bilinmeyen hinoğluhin zihniyetlilerle dolu olabiliyor.Şimdi gazeteciler mezkur savcıya ulaşabilirlerse mikrofonu uzatacaklar “Efendim bir açıklamanız olacak mı? Yayınlanan ses kaydı size mi ait falan diye” Ya da telefonla ulaşmaya çalışacaklar falan filan..
O da muhtemelen önce köşe bucak kaçacak. Cevap vermek istemeyecek, devlet memuru beyanat vermez kabilinden belki de bir şeyler mırıldanacak. Sonra aklına gelirse yazılı bir açıklamayla yanlış anlaşıldım kabilinden ya da birileri bana komplo hazırlamış kabilinden bir şeyler çiziktirecek…Dağına taşına toprağına kurban olduğumun Türkiyesi bağrında idarecilerine hakareti kendisine vazife sayan ne cevherler yetiştiriyorsun…Bu ülke başbakanlara ve üst düzey yöneticilere sövmek ve hakaret etmek babında yazılmayan tarihi bir geçmişe sahiptir. Aslında yoldan geçen vatandaş bile kafası bozulduğunda ya da ucu kendisine dokunduğunda ağzının fermuarını açar ama….Yakın tarihimiz iktidardan uzaklaştırılanları kötüleyerek iktidarı pekiştirmenin örnekleriyle doludur. Lakin İktidarı elinde bulunduran yöneticilere yergi üstelik devletin hatırı sayılır yerlerinde görev yapanlar tarafından yergi ve de sövgünün mazisi yeni sayılır…27 Mayıs Darbesi sonrası yaşananlar unutulacak gibi değildir, onun yeri bambaşkadır…
Değerlendirmeler üstü…Lakin bu sövgü ve yergiler 28 Şubat sürecinde tavan yapmıştır.Sonrasında ki Başbakanlar ve bakanlar da nasiplerine düşeni almışlardı ucundan kıyısından…Dönemin İçişleri Bakanı Bayan Bakana her türlü edep sınırı aşılarak kazıklı mazıklı sözler sarfetmişlerdi.. Sayın Bakane bu sözlerin altında bildiğim kadarıyla kalmadı tabi ki yalnız aynı dönemde şimdilerde mütekait lan Osman Özbek nam general görüntüsü tv ekranlarına da yansıyan bir ortamda dönemin başbakanı Sayın Necmettin Erbakan’a ağıza alınmayacak sözler sarfetmişti de karşı taraftan tepki gelmediği için söyledikleri yanına kâr kalmıştı…Denebilir o askerdi Erbakan Hoca’da nezaket sahibi birisiydi. Cevap verme ihtiyacı duymamıştı… Lakin Erbakan Hoca’ya generalin sözleri hatırlatıldığında gazetecilere hayır öyle sözler sarf etmemiştir, siz yanlış anlamışsınız cevabı soruyu soranları şaşırtmıştı…Çevik’ten yapılı generale de daha sonraki tavırlarında bu yaklaşım tarzı cesaret vermişti.Gelelim günümüze Sayın Başbakana ve önüne gelen herkese söven Sayın savcı asker değil ama kayıtlara geçtiğine göre kendi ifadesiyle asker çocuğuymuş… Bu sayın savcı sözlerinin sonunda “Vatandaş Salim ve bir asker çocuğu olarak bu konulardan onları haberdar ederek görevimi yapıyorum.” diyesiymiş… Önüne gelene hakaret ederek görev yapıyormuş.Geçmişte aynı görevi yapanların mirasına soyunmuş…Görelim bakalım yargı elitinin dokunulmazlık zırhı ne kadar kalın…Ya da hangi şartlarda hangi zihniyetle kalın ya da ince…
Hakaret içermeyen ya da bazı olaylar karşısında kral çıplak diyen bazı savcıların -“İyi Çocuk” meselesi en yenisidir-, zırhı mırhı onlara kâr etmemişti…Bürokraside makamlara gelmek için çaba sarf edenler en çok kimlerin kapısını eşiğini aşındırır bilir misiniz??? Bu ülkede uzmanlık gerektiren işlerde bile ilk işe girişlerde onların kapısı aşındırılır…Anladınız siz onu diyorlar ya işte öyle…Bir gün bu da yazılır mı acaba???Hakim, savcı, kaimumakam, denetçi, kontrolör, ve daha nice alanlarda meslek erbabı olmak için önce yazılı sınavlarda başarılı olursun, sonra da küfredilenlere gidip referans ararsın…İstisnalar hariç…Kumaşa bakın siz…Elbise kendini belli eder…
Son söz Ziya Paşa’dan:Anlar (Onlar) ki verir lâf ile dünyaya nizâmâtBin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde
cafesiyaset.com (özel)
Hani Köroğlu’na atfedilir ya “Delikli demir çıktı mertlik bozuldu” diye… Onun gibi bir şey işte…Acaba bozuldu mu? Galiba bozuldu ama mahremiyet kavramının asli şekilde anlaşılmasıyla da alakalı bu durum.Neden mi insanlar bu siteye sadece gönül rızasıyla yayınlanmasını istedikleri görüntüleri göndermiyorlar.Onları ayrı tutuyoruz.Bundan başka bir de görüntünün baş aktörü olanların veya yayınlanınca başlarına ağrı gireceklerin yayınlanmasını istemedikleri şeyler de yayınlanır oldu burada.Hoş bazıları da duyulmasını ister istemem yan cebime koy misali…Ankara’dan bir savcının bu ülkenin başbakanına, valisine önüne gelenine sayıp döktüğü sözleri içeren kayıtlar internet görüntü pazarında görücüye çıkmış.Evlere şenlik.Bu söz bile çok kullandığım için kendinden utanacak beni de fazla pazarlıyorsun diye ama ne yapalım aklıma uygun bir kelime gelmiyor. Ama ne yaparsın bu ülkenin bilinmeyen ve yazılmayan tarihinde bu tip vak’a o kadar çok ki…Şu teknoloji çıktı çıkalı aslında bazıları ağız tadıyla dost meclislerinde bile küfredemez oldular.O meclisler bile ne yapacağını bilinmeyen hinoğluhin zihniyetlilerle dolu olabiliyor.Şimdi gazeteciler mezkur savcıya ulaşabilirlerse mikrofonu uzatacaklar “Efendim bir açıklamanız olacak mı? Yayınlanan ses kaydı size mi ait falan diye” Ya da telefonla ulaşmaya çalışacaklar falan filan..
O da muhtemelen önce köşe bucak kaçacak. Cevap vermek istemeyecek, devlet memuru beyanat vermez kabilinden belki de bir şeyler mırıldanacak. Sonra aklına gelirse yazılı bir açıklamayla yanlış anlaşıldım kabilinden ya da birileri bana komplo hazırlamış kabilinden bir şeyler çiziktirecek…Dağına taşına toprağına kurban olduğumun Türkiyesi bağrında idarecilerine hakareti kendisine vazife sayan ne cevherler yetiştiriyorsun…Bu ülke başbakanlara ve üst düzey yöneticilere sövmek ve hakaret etmek babında yazılmayan tarihi bir geçmişe sahiptir. Aslında yoldan geçen vatandaş bile kafası bozulduğunda ya da ucu kendisine dokunduğunda ağzının fermuarını açar ama….Yakın tarihimiz iktidardan uzaklaştırılanları kötüleyerek iktidarı pekiştirmenin örnekleriyle doludur. Lakin İktidarı elinde bulunduran yöneticilere yergi üstelik devletin hatırı sayılır yerlerinde görev yapanlar tarafından yergi ve de sövgünün mazisi yeni sayılır…27 Mayıs Darbesi sonrası yaşananlar unutulacak gibi değildir, onun yeri bambaşkadır…
Değerlendirmeler üstü…Lakin bu sövgü ve yergiler 28 Şubat sürecinde tavan yapmıştır.Sonrasında ki Başbakanlar ve bakanlar da nasiplerine düşeni almışlardı ucundan kıyısından…Dönemin İçişleri Bakanı Bayan Bakana her türlü edep sınırı aşılarak kazıklı mazıklı sözler sarfetmişlerdi.. Sayın Bakane bu sözlerin altında bildiğim kadarıyla kalmadı tabi ki yalnız aynı dönemde şimdilerde mütekait lan Osman Özbek nam general görüntüsü tv ekranlarına da yansıyan bir ortamda dönemin başbakanı Sayın Necmettin Erbakan’a ağıza alınmayacak sözler sarfetmişti de karşı taraftan tepki gelmediği için söyledikleri yanına kâr kalmıştı…Denebilir o askerdi Erbakan Hoca’da nezaket sahibi birisiydi. Cevap verme ihtiyacı duymamıştı… Lakin Erbakan Hoca’ya generalin sözleri hatırlatıldığında gazetecilere hayır öyle sözler sarf etmemiştir, siz yanlış anlamışsınız cevabı soruyu soranları şaşırtmıştı…Çevik’ten yapılı generale de daha sonraki tavırlarında bu yaklaşım tarzı cesaret vermişti.Gelelim günümüze Sayın Başbakana ve önüne gelen herkese söven Sayın savcı asker değil ama kayıtlara geçtiğine göre kendi ifadesiyle asker çocuğuymuş… Bu sayın savcı sözlerinin sonunda “Vatandaş Salim ve bir asker çocuğu olarak bu konulardan onları haberdar ederek görevimi yapıyorum.” diyesiymiş… Önüne gelene hakaret ederek görev yapıyormuş.Geçmişte aynı görevi yapanların mirasına soyunmuş…Görelim bakalım yargı elitinin dokunulmazlık zırhı ne kadar kalın…Ya da hangi şartlarda hangi zihniyetle kalın ya da ince…
Hakaret içermeyen ya da bazı olaylar karşısında kral çıplak diyen bazı savcıların -“İyi Çocuk” meselesi en yenisidir-, zırhı mırhı onlara kâr etmemişti…Bürokraside makamlara gelmek için çaba sarf edenler en çok kimlerin kapısını eşiğini aşındırır bilir misiniz??? Bu ülkede uzmanlık gerektiren işlerde bile ilk işe girişlerde onların kapısı aşındırılır…Anladınız siz onu diyorlar ya işte öyle…Bir gün bu da yazılır mı acaba???Hakim, savcı, kaimumakam, denetçi, kontrolör, ve daha nice alanlarda meslek erbabı olmak için önce yazılı sınavlarda başarılı olursun, sonra da küfredilenlere gidip referans ararsın…İstisnalar hariç…Kumaşa bakın siz…Elbise kendini belli eder…
Son söz Ziya Paşa’dan:Anlar (Onlar) ki verir lâf ile dünyaya nizâmâtBin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde
cafesiyaset.com (özel)
Ben bir cambaz değil bir kaotisyenim, kaotisyen
Berber Koltuğu
12 / 03 / 2008 14:54
Amiral Gemisinin bir sonraki güne ait manşetleri atılmış.
Gazetenin mutfağında haberler pişirilip servise hazır hale getirilmişti.
Geminin dümeninin yönetmeni koltuğunda hafifçe kaykılarak geriye doğru yaslandı bir sonraki günün gazete sayfalarını bağlamanın getirdiği rahatlıkla gözlerini hafifçe kapadı ve düşünmeye başladı.
Yine yorucu bir gün ama bunu da atlattık ama bu artık çok sıradan bir iş dedi kendi kendine…
Üzerinden zaman geçti ama hatırlamadan edemiyorum doğrusu... Emin Çölaşan Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi isimli kitabında, 10 Mart 2004’te Ankara Hilton’daki kral dairesinde Bekir Coşkun, Sedat Ergin ve benim de bulunduğum sohbeti aktarmış…
“Bakın beyler gazeteyi yazar okutmaz, haber okutur. Biz hiçbir şey değiliz. Önemli olan haberlerdir. En baba yazar gazeteden ayrılsa tantanası bilemedin bir ay sürer ve unutulur.Hürriyet’i yönetmek Türkiye’yi yönetmekten çok daha zordur. Aslında gazetecilik yapmıyorum burada biliyor musunuz? Ben cambazım cambaz.Cambazlık yapıyorum. Siz bilmezsiniz. Benim zamanımın ancak yüzde 20’si gazetecilikle geçiyor. Yüzde 80’i cambazlıkla geçiyor. Benim karşımda patron var. Kızları var, damadı var. Hangisine dert anlatacağımı şaşırıyorum. Yediğim fırçaların haddi hesabı yok. Bakın benim yaptığımişi iyi bilin. Ben burada gazetecilik değil jonglörlük yapıyorum. Elimdeki beş topu yere düşürmeden havaya atıp tutuyorum.”
Bu sözlerin sahibi olarak dikkat edilirse performansımın ve zamanımın yüzde yirmisini icra ettiğim gazetecilik mesleğine ayırıyorum kendi deyimimle…
Ama bu sözler beni tam olarak tarif edemiyor…
Bakın yüzde yirmilik zaman diliminde neler başarılıyor…
Size göstereyim.
Ülkenin en önemli meselelerinden birisi haline gelen çeteler göz ardı edebiliyorum, manşetlerden gizleyebiliyorum… Meseleye kısa değiniler olursa onunla da ilgilileri ters köşeye yatırıyorum…
Başörtüsü meselesi ile ilgili TBMM çalışmalarının sonucu ile ilgili olarak 411 vekilin kabul oyu kaosa kalkan el olarak yorumlayabiliyorum…
Irak’ın kuzeyine yapılan askeri operasyon öncesi ve sonrası gelişmelerle ilgili olarak bakış açısına göre başlatılan tartışmalarla ülke rahatlıkla en hassas meseleleri bile sayemizde ulu orta tartışabiliyor.
Daha öncesinde etek giydirdiğimiz askere üniforma çıkartma yemini verdirebiliyoruz.
Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir devlet gibi gösterilebiliyoruz…
En önemli meseleleri rahatlıkla sıradanlaştırılıp sıradan meseleleri tartışmaların göbeğine oturtulabiliyoruz.
Yedi düvelle 4 kıtada savaşılır gibi her alanda ilginç gündemlere imza atabiliyoruz.
Başbakan bizi muhatap almaya devam ediyor. Gündemi biz oluşturuyor ve istediğimiz gibi olayları yönlendirebiliyoruz…
Sevgili okuyucularımız şapka çıkarmanız lazım…
Günümüzde bir meselede kantarın topuzunu kaçırmak istiyorsan, onu basın yoluyla uluorta tartıştıracaksın…
Bir meselenin kıymetlendirilme boyutu hiç önemli değil.
Konu her ne olursa olsun ona atfedilen kıymet onu gündeme getirenlerin niyeti ile alakalıdır.
Ben cambazım cambaz. Cambazlık yapıyorum. Siz bilmezsiniz. Benim zamanımın ancak yüzde 20’si gazetecilikle geçiyor. Yüzde 80’i cambazlıkla geçiyor. Ben burada gazetecilik değil jonglörlük yapıyorum. Elimdeki beş topu yere düşürmeden havaya atıp tutuyorum.” diyorum ya bu ifade eksik…
Aslında ben cambaz değilim jonglör de değilim ben bir KAOTİSYEN’İM KAOTİSYEN…
Kolay mı öyle yüzde yirmilik performansla bunları başarmak…Düşünsenize diğer yüzde seksenlik performansı da buralara aktarabilseydim…Ülkede oluşturacağım gündemi tahayyül edebiliyor musunuz???
Ah patronum, kızları ve damadı ne olurdu beni birkaç dalda Oscar’a aday gösterir gibi her işe koşturmasaydınız…”
Matbuat alemi kıymetimi bilin diyor… Amiral Gemisinin dümeninin yönetmeni…
Kıymetini bilin ve siz bakmayın öyle ortalıkta dolaşan söylentilere dedikodulara…
cafesiyaset.com (özel)
12 / 03 / 2008 14:54
Amiral Gemisinin bir sonraki güne ait manşetleri atılmış.
Gazetenin mutfağında haberler pişirilip servise hazır hale getirilmişti.
Geminin dümeninin yönetmeni koltuğunda hafifçe kaykılarak geriye doğru yaslandı bir sonraki günün gazete sayfalarını bağlamanın getirdiği rahatlıkla gözlerini hafifçe kapadı ve düşünmeye başladı.
Yine yorucu bir gün ama bunu da atlattık ama bu artık çok sıradan bir iş dedi kendi kendine…
Üzerinden zaman geçti ama hatırlamadan edemiyorum doğrusu... Emin Çölaşan Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi isimli kitabında, 10 Mart 2004’te Ankara Hilton’daki kral dairesinde Bekir Coşkun, Sedat Ergin ve benim de bulunduğum sohbeti aktarmış…
“Bakın beyler gazeteyi yazar okutmaz, haber okutur. Biz hiçbir şey değiliz. Önemli olan haberlerdir. En baba yazar gazeteden ayrılsa tantanası bilemedin bir ay sürer ve unutulur.Hürriyet’i yönetmek Türkiye’yi yönetmekten çok daha zordur. Aslında gazetecilik yapmıyorum burada biliyor musunuz? Ben cambazım cambaz.Cambazlık yapıyorum. Siz bilmezsiniz. Benim zamanımın ancak yüzde 20’si gazetecilikle geçiyor. Yüzde 80’i cambazlıkla geçiyor. Benim karşımda patron var. Kızları var, damadı var. Hangisine dert anlatacağımı şaşırıyorum. Yediğim fırçaların haddi hesabı yok. Bakın benim yaptığımişi iyi bilin. Ben burada gazetecilik değil jonglörlük yapıyorum. Elimdeki beş topu yere düşürmeden havaya atıp tutuyorum.”
Bu sözlerin sahibi olarak dikkat edilirse performansımın ve zamanımın yüzde yirmisini icra ettiğim gazetecilik mesleğine ayırıyorum kendi deyimimle…
Ama bu sözler beni tam olarak tarif edemiyor…
Bakın yüzde yirmilik zaman diliminde neler başarılıyor…
Size göstereyim.
Ülkenin en önemli meselelerinden birisi haline gelen çeteler göz ardı edebiliyorum, manşetlerden gizleyebiliyorum… Meseleye kısa değiniler olursa onunla da ilgilileri ters köşeye yatırıyorum…
Başörtüsü meselesi ile ilgili TBMM çalışmalarının sonucu ile ilgili olarak 411 vekilin kabul oyu kaosa kalkan el olarak yorumlayabiliyorum…
Irak’ın kuzeyine yapılan askeri operasyon öncesi ve sonrası gelişmelerle ilgili olarak bakış açısına göre başlatılan tartışmalarla ülke rahatlıkla en hassas meseleleri bile sayemizde ulu orta tartışabiliyor.
Daha öncesinde etek giydirdiğimiz askere üniforma çıkartma yemini verdirebiliyoruz.
Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir devlet gibi gösterilebiliyoruz…
En önemli meseleleri rahatlıkla sıradanlaştırılıp sıradan meseleleri tartışmaların göbeğine oturtulabiliyoruz.
Yedi düvelle 4 kıtada savaşılır gibi her alanda ilginç gündemlere imza atabiliyoruz.
Başbakan bizi muhatap almaya devam ediyor. Gündemi biz oluşturuyor ve istediğimiz gibi olayları yönlendirebiliyoruz…
Sevgili okuyucularımız şapka çıkarmanız lazım…
Günümüzde bir meselede kantarın topuzunu kaçırmak istiyorsan, onu basın yoluyla uluorta tartıştıracaksın…
Bir meselenin kıymetlendirilme boyutu hiç önemli değil.
Konu her ne olursa olsun ona atfedilen kıymet onu gündeme getirenlerin niyeti ile alakalıdır.
Ben cambazım cambaz. Cambazlık yapıyorum. Siz bilmezsiniz. Benim zamanımın ancak yüzde 20’si gazetecilikle geçiyor. Yüzde 80’i cambazlıkla geçiyor. Ben burada gazetecilik değil jonglörlük yapıyorum. Elimdeki beş topu yere düşürmeden havaya atıp tutuyorum.” diyorum ya bu ifade eksik…
Aslında ben cambaz değilim jonglör de değilim ben bir KAOTİSYEN’İM KAOTİSYEN…
Kolay mı öyle yüzde yirmilik performansla bunları başarmak…Düşünsenize diğer yüzde seksenlik performansı da buralara aktarabilseydim…Ülkede oluşturacağım gündemi tahayyül edebiliyor musunuz???
Ah patronum, kızları ve damadı ne olurdu beni birkaç dalda Oscar’a aday gösterir gibi her işe koşturmasaydınız…”
Matbuat alemi kıymetimi bilin diyor… Amiral Gemisinin dümeninin yönetmeni…
Kıymetini bilin ve siz bakmayın öyle ortalıkta dolaşan söylentilere dedikodulara…
cafesiyaset.com (özel)
Erdoğan'ın onay vermediği vekil
Polemikler
Tüm yönleriyle Azmi Ateş 06 / 09 / 2007 17:20
Azmi Ateş'in AKP'ye girmesine kim engel oldu?
Zaman tünelinde yolculuk yapmayı sever misiniz?Bu aciz kul sever…O halde buyurun sizi kısa bir gezintiye çıkaralım.Dr. Azmi Ateş ismi hafızalarda henüz canlılığını korurken yeniden yadedelim dedik. (Kendileri sabık İstanbul Milletvekili oluyorlar.) Gidişleri, zaman ne getirir bilinmez ama tarihin tozlu sayfalarında yerini aldığını işaret ediyor.
Kendileri son seçimlerde liste dışı kalanlardan. Önce kendilerini kısaca bir tanıyalım isterseniz:1995 seçimlerinde parlamentoya Refah Partisi kontenjanından girmiş, İlişki ağı çok güçlü Birlik Vakfı’nın faal bir üyesi.
Sabık Kültür Bakanı İsmail Kahraman başta olmak üzere dönemin kalburüstü zatı muhteremleri ile hukuku gayet iyi… İstanbul Dükalığı’nın bu cenaha düşen kısmında haliyle itibar görüyor. ‘Adamı ipten alıp ipe veren’ sabık Meclis Başkanı ile de hukuku gayet iyi, aynı dönemde mebus da olmuşlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş rivayetlere göre…Gazetelerin tozlu sayfalarına bakınız.. 28 Şubat rüzgârından sonra Yenilikçi(!) ekibin önde gelen isimlerinden…
Cevval muhabirler Abdullah Karakuş (Milliyet), Turan Yılmaz(Hürriyet) ve Radikal gazetesi muhabiri birisi daha vardı, bu üçlünün yenilikçi haberlerinin vazgeçilmez haber kaynakları.Sayın Başbakanın o dönemde yakınlarından.Rivayetlere göre iyi bir organizatör.
2002 seçimlerinde son anda girdiği Ak Parti kontenjanından yeniden mebus ve Meşhur Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Başkanı. (Bu konu önemli buna bir çentik atacağız) Nazlı Ilıcak Hanfendi ile ve Sabık kocası Emin Şirin’le hukuk çok iyi. Rivayet o ki Emin Şirin’in vekil seçilebilmesi için yoğun çaba sarfetmiş. (Garibim Emin Bey’in vekil olur olmaz hem gemiyi Hem de Nazlı Hanımı terk edeceğini nereden bilsin)
Acaba Emin Bey Azmi Bey’in liste dışında kalmasındaki etkenlerden biri olabilir mi? Duyduğuma göre Sayın Başbakan’ın Hata Sevap Cetveli tutmada üstüne yokmuş. Başı ağrıtan sebebe neşter vurmak makul değil mi sizce?Kısaca unvan çok saymakla bitmez.
Sonraları RP kapatılmış. FP kapatılmış, uzatmayalım kongre süreci tamamlanmış. Yeni parti yenilikçi(!) kanatta dillendirilmiş, önde gelen isimler ve geri plandakiler faaliyetlerini hızlandırmış.Azmi Bey faaliyetin tam ortasındayken ne olduysa kenarına düşüvermiş.Rivayet odur ki sadakat ifade etmesine rağmen sürekli geri planda kalmış.Ak Parti kurulmuş kenarda, Parti tam gaz seçime gidiyor. Hareket yok. Meraka mucip bir hal ama ser verilir sır verilmez bir hal. Acep ne ola ki???
Tayyip Bey başdöndürücü bir hızla hummalı bir şekilde çalışıyor. Yanındakiler de öyle ama bazıları kenarda. Mesela Cemil Çiçek de öyle. İsmini andım çünkü birazdan aktaracağım anekdotta Azmi Bey’le beraber aynı karede yer alacaklar.Sonraları seçime girmeye sayılı günler kala kenarda kalmaya devam eden Azmi Bey (Allah Allah ne oldu ki acep?) Ak Parti’ye davet edilmiş Sayın Çiçek’le beraber.
AZMİ ATEŞ’İN AKP’YE GİRİŞİNE KİM KARŞI ÇIKTI?
Bakın burası çok ilginç isterseniz iki kez, isterseniz tane tane okuyun. Ama sindirerek okuyun. Rivayet o ki: Ak Parti MKYK’da davet edilen iki zatı muhterem partiye katılım hususunda üyeler tarafından oylanmış. Dr. Azmi Ateş bütün üyelerin oybirliği ile (Tayyip Bey hariç çünkü o karşı çıkmış) partiye kabul edilmiş.
Ne de olsa lobi güçlü ve kantarın topuzu henüz ağır basmıyor.Listeler belli olduğunda üçüncü sırada olduğunu öğrenince yerini beğenmediği de gelen rivayetler arasındadır. Bulunmaz Hint Kumaşı olmak nasıl bir şey oluyor ki? Anlayamadım gitti. Ah Osmanlı ah Kaht-ı Rical deyimini kayaya kazır gibi beynimize, ruhumuza kazıdın.
CEMİL ÇİÇEK OYLAMASI NE OLDU?
Cemil Bey’e gelince oylama sonucunu vermeyeceğim.Polemik konusu olmasın!!!Ama şu kadarı yeter; yılların kurt politikacısı bol unvanlı Abdulkadir Aksu’nun yıkılmaz bir kale gibi direnişi ve ısrarıyla katılımı gerçekleşmiş.
Gel zaman git zaman seçimler oldu yeni dönem yeni bir sayfa beklentiler beklentiler beklentiler…Beklenti herkesin kursağında bir kavurga gibi durur ama herkesin nasibine nazırlık, mansıp, makam düşmez. Küsmece darılmaca yok. Mebus sayısı memdut ama makam ve mansıp mahdut. Her neyse demokrasilerde çare tükenmez…
AZMİ ATEŞ’İN YILDIZININ PARLADIĞI ANLAR
Al sana kısa süreli de olsa Komisyon başkanlığı…Yıldızın yeniden parladığı anlar!!!!!Hem de ne komisyon adı sanı öyle yenilir yutulur lokma değil. TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Başkanlığı.
Öyle ki Yüce Divan’a faaliyetleri sonucunda kapı açıldı. Sabık Başbakan, sabık bakanlar yargılandı. Ülkede uzun bir süre gündem belirledi. Sayın Mesut Yılmaz yargılama sonunda sonucu müphem bir girdaba sürüklendi. Bir ceza alan oldu. Beraat edenler oldu. Komisyon tarihe adını yazdırdı.Gelenektir bu tür komisyonlar tarihe Başkanlarının adını da altın harflerle yazdırır.
Mesela TBMM Fail Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu, Uğur Mumcu Cinayeti Araştırma Komisyonu Başkanı Ersönmez Yarbay. Meşhur Susurluk Komisyonu ve Başkanı Mehmet Elkatmış.Öyle ya da böyle bu komisyonların ilgi alanına giren en küçük bir mesele dahi Başkanının kapısının aşındırılması için yeterli bir sebeptir.
Dile kolay Sadık Bey’in Komisyonu 1994 yılının ürünüdür. Hatta O komisyonun raportörü olan Kemal Çevik sonraları Emniyet Genel Müdürü olmuş, DYP’den vekil olmuş parlamentoya girmiştir.Ersönmez Bey hakeza öyle. Vekil olmadıkları dönemler de bile kapıları çalınırdı.
Gelelim TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonuna ve Başkanına isimlerini tarihe yazdırdılar. Ama arkasından gelen Yüce Divanların gölgesinde kayboldular.Komisyon Başkanı nerede hata yaptı dersiniz??? Başkanlığı süresince gerek basın mensuplarına ve gerekse başkalarına takındığı tavırlar olumsuz etki yapmış olmasın? Anlaşılmaz bıktırıcı ve yıldırıcı bir tavır, aynı hücrede zorunlu ama geçici birliktelik gibi!!!
NİÇİN LİSTE DIŞINDA KALDI?
Acaba geçtiğimiz süreç içinde takınılan tavır liste dışında kalmanın sebebi olabilir mi?Unutmadan eskiden bir de Kamran İnan başkanlığında kurulmuş olan nev’i şahsına münhasır bir Diyalog Grubu vardı ve Sayın Ateş o grubun da üyesiydi. Peki şu anda kimlerle diyalog halindedir? Prof. Ünaldı Hoca ile Prof. İrfan Gündüz Hoca ile Sayın Arınç ile ve de hatta Sayın çiçeği burnunda Cumhurbaşkanımız ile ve daha niceleri ile diyaloğunu sürdürüyor mudur?Sayın Başbakan ile sürdüremediğini zikretmek zaid olur.Zira sonuç ortada. Aslında diyalog çok önceden kopmuştu, bu arada lobi zayıflamış ve kantarın topuzu da ağır basmış demek ki!…
KIYIKLIKLA DA ARASI BOZULDU MU?
Gelen rivayetlere göre Azmi bey, yakinen tanıştığı, Sabık Bağcılar Belediye Başkanı, çiçeği burnunda İstanbul Milletvekili Feyzullah Kıyıklık Bey’in seçim çalışmalarına da katılmamış.Denilen o ki seçim süresince Ankara’nın dışına adım atmamış. Hatta TBMM ile evi arasında mekik dokumuş…
Geçmişte teşriki mesaide bulunduğu gazetecilerin unutamadıkları arasında güzel bir hatıra olarak kubbeye hoş seda bırakanı ise; en içten duygularla ifade ettiği karşılaşma anında ‘Hayatım, Canım Nasılsın?’ Ayrılırken de ‘Seni öpüyorum, Seni kucaklıyorum’ Ya da ‘Birgün beraber bir yemek yiyelim’ ifadeleridir.
Allah var. Yemeğe davet ettiğinde masada her zaman sürpriz olurmuş.Herkes kendisinin yalnız davet edildiğini sanarmış ama masa genellikle kalabalık olurmuş.Tabi sohbet ortamı kaynar gündem önemli ise o kalabalıkta Sayın Ateş’in kıvrak zekasıyla kaybolur gidermiş.
Zaman tüneline girmiştik ama tünelin ucu bizi buralara getirdi Sevgili Kariler…Bakın Ünaldı Hoca’nın da adı geçti. Onunla ilgili izlenimleri de bir başka zaman değerlendirmeye alırız inşaallah. Onun da interestik bir çizgisi vardır. Ders çıkarıla…Dedik ya Başkanın adamları diye… Başkanın adamı çok.
Klavyenin tuşlarına dokunmuşken devam etmek lazım di mi?
cafesiyaset.com (özel)
Tüm yönleriyle Azmi Ateş 06 / 09 / 2007 17:20
Azmi Ateş'in AKP'ye girmesine kim engel oldu?
Zaman tünelinde yolculuk yapmayı sever misiniz?Bu aciz kul sever…O halde buyurun sizi kısa bir gezintiye çıkaralım.Dr. Azmi Ateş ismi hafızalarda henüz canlılığını korurken yeniden yadedelim dedik. (Kendileri sabık İstanbul Milletvekili oluyorlar.) Gidişleri, zaman ne getirir bilinmez ama tarihin tozlu sayfalarında yerini aldığını işaret ediyor.
Kendileri son seçimlerde liste dışı kalanlardan. Önce kendilerini kısaca bir tanıyalım isterseniz:1995 seçimlerinde parlamentoya Refah Partisi kontenjanından girmiş, İlişki ağı çok güçlü Birlik Vakfı’nın faal bir üyesi.
Sabık Kültür Bakanı İsmail Kahraman başta olmak üzere dönemin kalburüstü zatı muhteremleri ile hukuku gayet iyi… İstanbul Dükalığı’nın bu cenaha düşen kısmında haliyle itibar görüyor. ‘Adamı ipten alıp ipe veren’ sabık Meclis Başkanı ile de hukuku gayet iyi, aynı dönemde mebus da olmuşlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş rivayetlere göre…Gazetelerin tozlu sayfalarına bakınız.. 28 Şubat rüzgârından sonra Yenilikçi(!) ekibin önde gelen isimlerinden…
Cevval muhabirler Abdullah Karakuş (Milliyet), Turan Yılmaz(Hürriyet) ve Radikal gazetesi muhabiri birisi daha vardı, bu üçlünün yenilikçi haberlerinin vazgeçilmez haber kaynakları.Sayın Başbakanın o dönemde yakınlarından.Rivayetlere göre iyi bir organizatör.
2002 seçimlerinde son anda girdiği Ak Parti kontenjanından yeniden mebus ve Meşhur Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Başkanı. (Bu konu önemli buna bir çentik atacağız) Nazlı Ilıcak Hanfendi ile ve Sabık kocası Emin Şirin’le hukuk çok iyi. Rivayet o ki Emin Şirin’in vekil seçilebilmesi için yoğun çaba sarfetmiş. (Garibim Emin Bey’in vekil olur olmaz hem gemiyi Hem de Nazlı Hanımı terk edeceğini nereden bilsin)
Acaba Emin Bey Azmi Bey’in liste dışında kalmasındaki etkenlerden biri olabilir mi? Duyduğuma göre Sayın Başbakan’ın Hata Sevap Cetveli tutmada üstüne yokmuş. Başı ağrıtan sebebe neşter vurmak makul değil mi sizce?Kısaca unvan çok saymakla bitmez.
Sonraları RP kapatılmış. FP kapatılmış, uzatmayalım kongre süreci tamamlanmış. Yeni parti yenilikçi(!) kanatta dillendirilmiş, önde gelen isimler ve geri plandakiler faaliyetlerini hızlandırmış.Azmi Bey faaliyetin tam ortasındayken ne olduysa kenarına düşüvermiş.Rivayet odur ki sadakat ifade etmesine rağmen sürekli geri planda kalmış.Ak Parti kurulmuş kenarda, Parti tam gaz seçime gidiyor. Hareket yok. Meraka mucip bir hal ama ser verilir sır verilmez bir hal. Acep ne ola ki???
Tayyip Bey başdöndürücü bir hızla hummalı bir şekilde çalışıyor. Yanındakiler de öyle ama bazıları kenarda. Mesela Cemil Çiçek de öyle. İsmini andım çünkü birazdan aktaracağım anekdotta Azmi Bey’le beraber aynı karede yer alacaklar.Sonraları seçime girmeye sayılı günler kala kenarda kalmaya devam eden Azmi Bey (Allah Allah ne oldu ki acep?) Ak Parti’ye davet edilmiş Sayın Çiçek’le beraber.
AZMİ ATEŞ’İN AKP’YE GİRİŞİNE KİM KARŞI ÇIKTI?
Bakın burası çok ilginç isterseniz iki kez, isterseniz tane tane okuyun. Ama sindirerek okuyun. Rivayet o ki: Ak Parti MKYK’da davet edilen iki zatı muhterem partiye katılım hususunda üyeler tarafından oylanmış. Dr. Azmi Ateş bütün üyelerin oybirliği ile (Tayyip Bey hariç çünkü o karşı çıkmış) partiye kabul edilmiş.
Ne de olsa lobi güçlü ve kantarın topuzu henüz ağır basmıyor.Listeler belli olduğunda üçüncü sırada olduğunu öğrenince yerini beğenmediği de gelen rivayetler arasındadır. Bulunmaz Hint Kumaşı olmak nasıl bir şey oluyor ki? Anlayamadım gitti. Ah Osmanlı ah Kaht-ı Rical deyimini kayaya kazır gibi beynimize, ruhumuza kazıdın.
CEMİL ÇİÇEK OYLAMASI NE OLDU?
Cemil Bey’e gelince oylama sonucunu vermeyeceğim.Polemik konusu olmasın!!!Ama şu kadarı yeter; yılların kurt politikacısı bol unvanlı Abdulkadir Aksu’nun yıkılmaz bir kale gibi direnişi ve ısrarıyla katılımı gerçekleşmiş.
Gel zaman git zaman seçimler oldu yeni dönem yeni bir sayfa beklentiler beklentiler beklentiler…Beklenti herkesin kursağında bir kavurga gibi durur ama herkesin nasibine nazırlık, mansıp, makam düşmez. Küsmece darılmaca yok. Mebus sayısı memdut ama makam ve mansıp mahdut. Her neyse demokrasilerde çare tükenmez…
AZMİ ATEŞ’İN YILDIZININ PARLADIĞI ANLAR
Al sana kısa süreli de olsa Komisyon başkanlığı…Yıldızın yeniden parladığı anlar!!!!!Hem de ne komisyon adı sanı öyle yenilir yutulur lokma değil. TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Başkanlığı.
Öyle ki Yüce Divan’a faaliyetleri sonucunda kapı açıldı. Sabık Başbakan, sabık bakanlar yargılandı. Ülkede uzun bir süre gündem belirledi. Sayın Mesut Yılmaz yargılama sonunda sonucu müphem bir girdaba sürüklendi. Bir ceza alan oldu. Beraat edenler oldu. Komisyon tarihe adını yazdırdı.Gelenektir bu tür komisyonlar tarihe Başkanlarının adını da altın harflerle yazdırır.
Mesela TBMM Fail Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu, Uğur Mumcu Cinayeti Araştırma Komisyonu Başkanı Ersönmez Yarbay. Meşhur Susurluk Komisyonu ve Başkanı Mehmet Elkatmış.Öyle ya da böyle bu komisyonların ilgi alanına giren en küçük bir mesele dahi Başkanının kapısının aşındırılması için yeterli bir sebeptir.
Dile kolay Sadık Bey’in Komisyonu 1994 yılının ürünüdür. Hatta O komisyonun raportörü olan Kemal Çevik sonraları Emniyet Genel Müdürü olmuş, DYP’den vekil olmuş parlamentoya girmiştir.Ersönmez Bey hakeza öyle. Vekil olmadıkları dönemler de bile kapıları çalınırdı.
Gelelim TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonuna ve Başkanına isimlerini tarihe yazdırdılar. Ama arkasından gelen Yüce Divanların gölgesinde kayboldular.Komisyon Başkanı nerede hata yaptı dersiniz??? Başkanlığı süresince gerek basın mensuplarına ve gerekse başkalarına takındığı tavırlar olumsuz etki yapmış olmasın? Anlaşılmaz bıktırıcı ve yıldırıcı bir tavır, aynı hücrede zorunlu ama geçici birliktelik gibi!!!
NİÇİN LİSTE DIŞINDA KALDI?
Acaba geçtiğimiz süreç içinde takınılan tavır liste dışında kalmanın sebebi olabilir mi?Unutmadan eskiden bir de Kamran İnan başkanlığında kurulmuş olan nev’i şahsına münhasır bir Diyalog Grubu vardı ve Sayın Ateş o grubun da üyesiydi. Peki şu anda kimlerle diyalog halindedir? Prof. Ünaldı Hoca ile Prof. İrfan Gündüz Hoca ile Sayın Arınç ile ve de hatta Sayın çiçeği burnunda Cumhurbaşkanımız ile ve daha niceleri ile diyaloğunu sürdürüyor mudur?Sayın Başbakan ile sürdüremediğini zikretmek zaid olur.Zira sonuç ortada. Aslında diyalog çok önceden kopmuştu, bu arada lobi zayıflamış ve kantarın topuzu da ağır basmış demek ki!…
KIYIKLIKLA DA ARASI BOZULDU MU?
Gelen rivayetlere göre Azmi bey, yakinen tanıştığı, Sabık Bağcılar Belediye Başkanı, çiçeği burnunda İstanbul Milletvekili Feyzullah Kıyıklık Bey’in seçim çalışmalarına da katılmamış.Denilen o ki seçim süresince Ankara’nın dışına adım atmamış. Hatta TBMM ile evi arasında mekik dokumuş…
Geçmişte teşriki mesaide bulunduğu gazetecilerin unutamadıkları arasında güzel bir hatıra olarak kubbeye hoş seda bırakanı ise; en içten duygularla ifade ettiği karşılaşma anında ‘Hayatım, Canım Nasılsın?’ Ayrılırken de ‘Seni öpüyorum, Seni kucaklıyorum’ Ya da ‘Birgün beraber bir yemek yiyelim’ ifadeleridir.
Allah var. Yemeğe davet ettiğinde masada her zaman sürpriz olurmuş.Herkes kendisinin yalnız davet edildiğini sanarmış ama masa genellikle kalabalık olurmuş.Tabi sohbet ortamı kaynar gündem önemli ise o kalabalıkta Sayın Ateş’in kıvrak zekasıyla kaybolur gidermiş.
Zaman tüneline girmiştik ama tünelin ucu bizi buralara getirdi Sevgili Kariler…Bakın Ünaldı Hoca’nın da adı geçti. Onunla ilgili izlenimleri de bir başka zaman değerlendirmeye alırız inşaallah. Onun da interestik bir çizgisi vardır. Ders çıkarıla…Dedik ya Başkanın adamları diye… Başkanın adamı çok.
Klavyenin tuşlarına dokunmuşken devam etmek lazım di mi?
cafesiyaset.com (özel)
Ankara’nın enerji koridorları
04 / 10 / 2007 10:47
Türkiye enerji alanındaki sıcak ortamın tam ortasında ki yeri dolayısyla her zaman önemini koruyan stratejik bir aktör. Hem köprü hem koridor hem de bu alanda atılan her adımdan etkilenen ve etkileyen özelliklere sahip. Enerji havzalarına yakınlığı istese de istesede istemese de kendisini önemli bir aktör kılıyor ya da aktör haline getiriyor.
Zaman zaman kartlar sürekli el değiştirir gibi gözükse de en zayıf gibi kaldığı anlarda bile öneminden hiçbir şey kaybetmiyor.
Bilinen bir şey var her tür krizde Türkiye önemini muhafaza eden en önemli aktör ve oyun kurucu.
Bunlar göz önünde bulundurulduğunda ve son zamanlarda ısınan ortam, yaşanan sıcak gelişmeler, bu gelişmeler muvacehesinde Türkiye ile İran arasında yapılan anlaşmalarla hareketli günler yaşanırken, iç piyasada da enerji bürokrasi önümüzdeki günlerde hareketli günlere hazırlanıyor.
Kulislere sızan bilgilere göre hareketliliğin önce Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nda yaşanacağı sanılıyor.
Bu yılın sonunda görev süresi sona erecek olan EPDK Başkanı Yusuf Günay’ın yerine kimin geleceği konusu epey tartışılacak gibi gözüküyor. Çok fazla tartışılmasa da bu konunun Enerji Bakanı’nın uzun zamandır gündeminde olan bir mesele olduğu ifade ediliyor.
Bilindiği gibi EPDK’nın Başkanı Yusuf Günay bir önceki hükümet zamanında bu göreve gelmişti. Ama şu ana kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler ve EPDK’nın çalışmaları göz önünde bulundurulduğunda onun başkanlığında Kurul’un oldukça zorlu başarıların altına imza attığı gerçeği de gözlerden kaçmıyor.
Bunda hazırlanan yasalar muvacehesinde atılan adımların önemli bir yer tuttuğu da ifade ediliyor.
Bilindiği gibi her ne kadar uzun bir süreç aldıysa da Ulusal Marker ve lisans çalışmaları bu alanda uzun zamandır sıkıntı olan kayıt dışılığın kontrol altına alınmasında oldukça etkili oldu. Doğal gaz dağıtım alanındaki çalışmaların ve yatırımların yaygınlaşması Kurulun altına imza attığı önemli çalışmalar olarak ön plana çıkıyor.
Her ne kadar Akaryakıt Dağıtım şirketleri ile yaşanan gerginlikler ve şirketlere kesilen cezalar hususunda bir takım sorunlar yaşansa da sistemin iyi işlediği gözlerden kaçmıyor.
Bu alanda atılan önemli adımlara rağmen Bakanlık ile Kurul arasında zaman zaman yaşanan gerginliklerin olduğunu ifade eden enerji çevreleri bazı alanlarda halen olumlu adımların atılamadığını ve bununda ülkeye zaman kaybettirdiği ifade ediyorlar.
Enerji dağıtım ihalelerinde gerekli adımların atılmasındaki meydana gelen aksaklıklar, Botaş’ın doğalgaz dağıtımında halen tekel olmasının önüne geçilememesi, enerji piyasası ile ilgili düzenlemelerin uygulanmasındaki gecikmelerden kaynaklandığı ifade ediliyor.
Bundan başka bu alanda yapılacak yatırımlar ve gerek yabancı gerekse yerli yatırımcıların tam anlamıyla piyasaya girememelerinde Bakanlık ile EPDK arasında tam bir uyumun sağlanamamasının etkili olduğu sızan bilgiler arasında.
Bilindiği gibi Kurul üyelerinin bir kısmı geçtiğimiz hükümet döneminde yenilenmişti. Ama Başkanın görev süresinin dolmasıyla yeni bir üyenin kurula dahil olması başkanın seçimi ile Kurula hareketli günler yaşatacak.
Şimdiden yeni başkanın kim olacağı tartışmaları önümüzdeki günlere damgasını vuracağa benziyor.
Hükümetin yumuşak karnı olarak ifade edilen enerji sektöründeki faaliyetlerin nasıl sağlıklı bir ortamda yürüyeceği merak edilen konuların başında geliyor.
Yine kulislere sızan bilgilere göre Bakanlık ile EPDK arasında tam bir uyumun sağlanamadığı gözlerden kaçmıyor. Ama yine de bu konunun hassaslığı nedeniyle çok fazla kamuoyunda tartışılmadığı da ifade ediliyor.
Her şeye rağmen bu konu oldukça sıcak tartışmaları zamanla gündeme getirecek gibi gözüküyor.
Çünkü enerji alanındaki atılan her adım tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de adrenalin seviyesinin yükselmesine sebep oluyor.
Bu alanda yapılan çalışmalarda bilindiği gibi yatırımlar ve faaliyetlerin önemli olmasının yanı sıra faaliyetlere yön veren insan unsurunun da önemli olduğu bilinen bir gerçek.
Bu nedenle bürokrasi de yapılacak atamaların ve kurumlar arası çalışmalardaki uyumun sağlık bir düzleme oturtulması önemli bir yer tutuyor.
Yeni dönemde kurumlar arası uyumun ülkenin kalkınmasında önemli bir rol oynayacağı göz önünde tutulacak olursa bu alanda da aynı tutumun nasıl izleneceği merak konusu olarak gündemi işgal edeceğe benziyor.
EPDK’ya yeni başkanın seçilmesi Kurulun önemli fonksiyonlar ifa ettiği göz önünde bulundurulduğunda manipülasyonlara ve enerji çevrelerinin etkilemelerine de açık olması hasebiyle büsbütün önem kazanıyor.
Şimdi sorulacak olan soru şu: Yusuf Günay yeniden kurul üyeliğine yeniden aday gösterilecek mi?
Yeni başkan kim olacak?
Daha önce zaman zaman isimleri başkanlık için dillendirilen Kurul üyelerinden hangisinin adı ön plana çıkacak? Mustafa Yılmaz mı? Yusuf Tülek mi? Yoksa sürpriz bir isim mi?
Sayın Başbakanın sürprizleri sevdiği göz önünde bulundurulacak olursa heyecan katsayısı iyice yükseliyor.
Başbakanlık Müsteşarlığına Vali Efgan Ala’nın atanması bu alanda da dinamik ve diplomatik kıvraklığın önemli bir unsur olarak belirleyici bir rol oynayacağını gösteriyor.
Bunlar enerji piyasasının merakla beklediği sorular olarak önümüzdeki günlerin gündeminde ilk sıraları işgal edecek gibi gözüküyor.
Mehmet Natık
Türkiye enerji alanındaki sıcak ortamın tam ortasında ki yeri dolayısyla her zaman önemini koruyan stratejik bir aktör. Hem köprü hem koridor hem de bu alanda atılan her adımdan etkilenen ve etkileyen özelliklere sahip. Enerji havzalarına yakınlığı istese de istesede istemese de kendisini önemli bir aktör kılıyor ya da aktör haline getiriyor.
Zaman zaman kartlar sürekli el değiştirir gibi gözükse de en zayıf gibi kaldığı anlarda bile öneminden hiçbir şey kaybetmiyor.
Bilinen bir şey var her tür krizde Türkiye önemini muhafaza eden en önemli aktör ve oyun kurucu.
Bunlar göz önünde bulundurulduğunda ve son zamanlarda ısınan ortam, yaşanan sıcak gelişmeler, bu gelişmeler muvacehesinde Türkiye ile İran arasında yapılan anlaşmalarla hareketli günler yaşanırken, iç piyasada da enerji bürokrasi önümüzdeki günlerde hareketli günlere hazırlanıyor.
Kulislere sızan bilgilere göre hareketliliğin önce Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nda yaşanacağı sanılıyor.
Bu yılın sonunda görev süresi sona erecek olan EPDK Başkanı Yusuf Günay’ın yerine kimin geleceği konusu epey tartışılacak gibi gözüküyor. Çok fazla tartışılmasa da bu konunun Enerji Bakanı’nın uzun zamandır gündeminde olan bir mesele olduğu ifade ediliyor.
Bilindiği gibi EPDK’nın Başkanı Yusuf Günay bir önceki hükümet zamanında bu göreve gelmişti. Ama şu ana kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler ve EPDK’nın çalışmaları göz önünde bulundurulduğunda onun başkanlığında Kurul’un oldukça zorlu başarıların altına imza attığı gerçeği de gözlerden kaçmıyor.
Bunda hazırlanan yasalar muvacehesinde atılan adımların önemli bir yer tuttuğu da ifade ediliyor.
Bilindiği gibi her ne kadar uzun bir süreç aldıysa da Ulusal Marker ve lisans çalışmaları bu alanda uzun zamandır sıkıntı olan kayıt dışılığın kontrol altına alınmasında oldukça etkili oldu. Doğal gaz dağıtım alanındaki çalışmaların ve yatırımların yaygınlaşması Kurulun altına imza attığı önemli çalışmalar olarak ön plana çıkıyor.
Her ne kadar Akaryakıt Dağıtım şirketleri ile yaşanan gerginlikler ve şirketlere kesilen cezalar hususunda bir takım sorunlar yaşansa da sistemin iyi işlediği gözlerden kaçmıyor.
Bu alanda atılan önemli adımlara rağmen Bakanlık ile Kurul arasında zaman zaman yaşanan gerginliklerin olduğunu ifade eden enerji çevreleri bazı alanlarda halen olumlu adımların atılamadığını ve bununda ülkeye zaman kaybettirdiği ifade ediyorlar.
Enerji dağıtım ihalelerinde gerekli adımların atılmasındaki meydana gelen aksaklıklar, Botaş’ın doğalgaz dağıtımında halen tekel olmasının önüne geçilememesi, enerji piyasası ile ilgili düzenlemelerin uygulanmasındaki gecikmelerden kaynaklandığı ifade ediliyor.
Bundan başka bu alanda yapılacak yatırımlar ve gerek yabancı gerekse yerli yatırımcıların tam anlamıyla piyasaya girememelerinde Bakanlık ile EPDK arasında tam bir uyumun sağlanamamasının etkili olduğu sızan bilgiler arasında.
Bilindiği gibi Kurul üyelerinin bir kısmı geçtiğimiz hükümet döneminde yenilenmişti. Ama Başkanın görev süresinin dolmasıyla yeni bir üyenin kurula dahil olması başkanın seçimi ile Kurula hareketli günler yaşatacak.
Şimdiden yeni başkanın kim olacağı tartışmaları önümüzdeki günlere damgasını vuracağa benziyor.
Hükümetin yumuşak karnı olarak ifade edilen enerji sektöründeki faaliyetlerin nasıl sağlıklı bir ortamda yürüyeceği merak edilen konuların başında geliyor.
Yine kulislere sızan bilgilere göre Bakanlık ile EPDK arasında tam bir uyumun sağlanamadığı gözlerden kaçmıyor. Ama yine de bu konunun hassaslığı nedeniyle çok fazla kamuoyunda tartışılmadığı da ifade ediliyor.
Her şeye rağmen bu konu oldukça sıcak tartışmaları zamanla gündeme getirecek gibi gözüküyor.
Çünkü enerji alanındaki atılan her adım tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de adrenalin seviyesinin yükselmesine sebep oluyor.
Bu alanda yapılan çalışmalarda bilindiği gibi yatırımlar ve faaliyetlerin önemli olmasının yanı sıra faaliyetlere yön veren insan unsurunun da önemli olduğu bilinen bir gerçek.
Bu nedenle bürokrasi de yapılacak atamaların ve kurumlar arası çalışmalardaki uyumun sağlık bir düzleme oturtulması önemli bir yer tutuyor.
Yeni dönemde kurumlar arası uyumun ülkenin kalkınmasında önemli bir rol oynayacağı göz önünde tutulacak olursa bu alanda da aynı tutumun nasıl izleneceği merak konusu olarak gündemi işgal edeceğe benziyor.
EPDK’ya yeni başkanın seçilmesi Kurulun önemli fonksiyonlar ifa ettiği göz önünde bulundurulduğunda manipülasyonlara ve enerji çevrelerinin etkilemelerine de açık olması hasebiyle büsbütün önem kazanıyor.
Şimdi sorulacak olan soru şu: Yusuf Günay yeniden kurul üyeliğine yeniden aday gösterilecek mi?
Yeni başkan kim olacak?
Daha önce zaman zaman isimleri başkanlık için dillendirilen Kurul üyelerinden hangisinin adı ön plana çıkacak? Mustafa Yılmaz mı? Yusuf Tülek mi? Yoksa sürpriz bir isim mi?
Sayın Başbakanın sürprizleri sevdiği göz önünde bulundurulacak olursa heyecan katsayısı iyice yükseliyor.
Başbakanlık Müsteşarlığına Vali Efgan Ala’nın atanması bu alanda da dinamik ve diplomatik kıvraklığın önemli bir unsur olarak belirleyici bir rol oynayacağını gösteriyor.
Bunlar enerji piyasasının merakla beklediği sorular olarak önümüzdeki günlerin gündeminde ilk sıraları işgal edecek gibi gözüküyor.
Mehmet Natık
Abdullatif Şener'le ilgili ilginç anekdot neydi?
Şener'le ilgili şaşırtan anekdot
Bu dönem milletvekili adayı olmayan ve kismen de olsa siyasetin uzağında kalmayı tercih eden eski Bakan Abdullatif Şener'le ilgili ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı. Meclis'te kuliste nasıl bir sahne yaşandı? İşte 'Aaaaa' dedirtecek olay...
Eski Bakan'dan beklemezsiniz 16 / 09 / 2007 16:04
Geçen gün yazdığımız yazıda çizdiğimiz profili çok merak edenler olmuş. Bulmaca çözmeyi seven sevgili karilerimiz ilginç tahminlerde bulunmuş. İsim beyan edip benziyor diyenler ve de ilgililer her neyse…
Maksadımız bulmaca çözdürmek ve de birilerini rencide etmek değil. Bir vakıayı ortaya koymak, bir yaraya tuz basarak zihinlerde ampul(!) yanmasını sağlamak. Bu beni tarif etmiş diye birisi ortaya çıkacak olursa ona düşen iddiasını ispat etmektir. Evet bu tarif bana uyuyor. Tebrik ederim falan diye.
Kişi her ne yaparsa öyle ya da böyle gelip onu buluyor. Bu kaçınılmaz. Zata ya da insanlara düşen hele hele bu zat gelecek hesabı yapıyorsa Molla Kasımların varlığını göz ardı etmemeli. İftira atmadık; bir profil üzerinden acaba ibret alınır mı diye bir levha çizdik. Anlayana, anlayanlara…
Kimse gocunmasın sadece yarası olan gocunsun. Ayrıca gocunma meselesi de yarası olanın bileceği bir iş ister gocunur ister gocunmaz.
Şimdiiiii… Gelelim meseleye.Biz öyle merakta bırakma meraklısı değiliz elbet.
Bakın isim vererek kulak çınlatacağız. Sayın Abdullatif Şener kendileri malumlarınız İmparator’un 59. hükümetinde ve 58. hükümette sabık devlet bakanı ve başbakan yardımcısı, durun hele Refahyol hükümetinin de maliye bakanı olurlar kendileri.
Mebusluk kariyeri ise –bu kariyer kelimesi de mubarek dilimize bir yerleşti pir yerleşti. Bu kelimeye bugün yüklenen manayı geçmişte nasıl ifade ediyorlarsa sıkıntı çekenler derin ohlar çekiyorlardır- 1991 meşhur ittifak hareketi ile başlar uzatmayalım.
Mebus adayı olduğunda görev yaptığı üniversite camiasına sol cenahtan aday zannettikleri için bir şok yaşatmıştır. Meğerse değilmiş(!)Daha sonra hızlı bir siyasetçi ve partici olunca da bu sefer bir diğer yakın çevresine yani parti ile ilgili eski tutumunu bilenlere şok yaşatmıştır.
Maliye Bakanlığı müktesep olduktan sonra ise –bilmeyenler bilsin bu ülkede bir sefer bir şey ol yeter; artık o tabela ile anılırsın, hoş anılmak da istersin hani. Etrafta yalaka takımı her zaman gani..- hükümet yok artık ama sayın bakanım ifadesi geçerliğini koruyor. Bundan sonra da bu gurur okşayıcı sihirli kelime kulakta çınlamak isteyecektir tabi ki…
İŞTE O ANEKDOT...
Bir gün mecliste kuliste oturuluyor. Sayın Sabık Bakan ve mebusların arasında bazı zevat da misafir. Söz sohbet derken laf lafı açıyor mesele derinleşiyor. Misafirlerden birisi Sabık Bakana itiraz edecek oluyor. Çünkü meseleye kendisi de hakimdir. Konuşmak için ille de mebus ya da bakan olmak gerekmez di mi? Yanlışa ya da eksik olana bilgi sahibinin itiraz etmesi kadar makul bir şey olamaz. Öyle değil mi?
Değil işte öyle değil!!!
Sabık Bakan oradan kalkıyor ve misafire karşında “maliye bakanlığı yapmış birisi var” diye haddini bildiriveriyor. Tabii misafir şok durumda. Etrafındakileri bilemem artık. Bu hal olsa olsa had bildirirken haddi şaşmaktır.
Siz O’nun yürüyüşünü hiç izlemediyseniz. Kayıptasınız demektir. Gazetecilere karşı negatif ve pozitif ayrımcılığı da vardı zatı muhteremin. Tabii bu hal insana ne yapar? Elbette ki ayakların yerden kesilmesine katkı yapar. Bu da katkı olur katık olmaz.Her şeyi bilirim havalarına kapı açar. Dolduruşlara yol açar. Araları bozar, fiyakaları bozar. Duruşu bozar. En kötüsü içinde bulunduğu ruh halini bozar.
Bu halin getirdiği netice TOBB Üniversitesinde öğretim üyesi olmaktır. Süresi de benim merak ettiğim bir meseledir.
İmparator’a diklenilmez. Diklenilirse görev alanında değişiklik olur.
En son geldiğimiz noktada ise artık rest midir blöf müdür bilemem ama adını ne koyarsanız koyun. Onatlı yıllık mebusluk kariyerine bir nokta konulmuştur. Mahkeme kadıya mülk değil ama gel de sen bunu şoku yaşayan kadıya sor. Her zaman şok yaşatmaz bazen de şok yaşarsın arkadaş ne var bunda.
Evet suya sabuna fazla dokunmadık. Sadece yüzeyden bir değiniler turu yaptık. Ayrıntı mı ilişkiler ağı mı yok yok daha dar. Zaten biraz da o dar çevre değil mi? Bugüne zemin hazırlayan…
Ne geldiyse o küçük çevreden mi geldi acaba?Şokun etkisi zamanla çıkacaktır. Henüz vakit erken…
cafesiyaset.com (özel)
Bu dönem milletvekili adayı olmayan ve kismen de olsa siyasetin uzağında kalmayı tercih eden eski Bakan Abdullatif Şener'le ilgili ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı. Meclis'te kuliste nasıl bir sahne yaşandı? İşte 'Aaaaa' dedirtecek olay...
Eski Bakan'dan beklemezsiniz 16 / 09 / 2007 16:04
Geçen gün yazdığımız yazıda çizdiğimiz profili çok merak edenler olmuş. Bulmaca çözmeyi seven sevgili karilerimiz ilginç tahminlerde bulunmuş. İsim beyan edip benziyor diyenler ve de ilgililer her neyse…
Maksadımız bulmaca çözdürmek ve de birilerini rencide etmek değil. Bir vakıayı ortaya koymak, bir yaraya tuz basarak zihinlerde ampul(!) yanmasını sağlamak. Bu beni tarif etmiş diye birisi ortaya çıkacak olursa ona düşen iddiasını ispat etmektir. Evet bu tarif bana uyuyor. Tebrik ederim falan diye.
Kişi her ne yaparsa öyle ya da böyle gelip onu buluyor. Bu kaçınılmaz. Zata ya da insanlara düşen hele hele bu zat gelecek hesabı yapıyorsa Molla Kasımların varlığını göz ardı etmemeli. İftira atmadık; bir profil üzerinden acaba ibret alınır mı diye bir levha çizdik. Anlayana, anlayanlara…
Kimse gocunmasın sadece yarası olan gocunsun. Ayrıca gocunma meselesi de yarası olanın bileceği bir iş ister gocunur ister gocunmaz.
Şimdiiiii… Gelelim meseleye.Biz öyle merakta bırakma meraklısı değiliz elbet.
Bakın isim vererek kulak çınlatacağız. Sayın Abdullatif Şener kendileri malumlarınız İmparator’un 59. hükümetinde ve 58. hükümette sabık devlet bakanı ve başbakan yardımcısı, durun hele Refahyol hükümetinin de maliye bakanı olurlar kendileri.
Mebusluk kariyeri ise –bu kariyer kelimesi de mubarek dilimize bir yerleşti pir yerleşti. Bu kelimeye bugün yüklenen manayı geçmişte nasıl ifade ediyorlarsa sıkıntı çekenler derin ohlar çekiyorlardır- 1991 meşhur ittifak hareketi ile başlar uzatmayalım.
Mebus adayı olduğunda görev yaptığı üniversite camiasına sol cenahtan aday zannettikleri için bir şok yaşatmıştır. Meğerse değilmiş(!)Daha sonra hızlı bir siyasetçi ve partici olunca da bu sefer bir diğer yakın çevresine yani parti ile ilgili eski tutumunu bilenlere şok yaşatmıştır.
Maliye Bakanlığı müktesep olduktan sonra ise –bilmeyenler bilsin bu ülkede bir sefer bir şey ol yeter; artık o tabela ile anılırsın, hoş anılmak da istersin hani. Etrafta yalaka takımı her zaman gani..- hükümet yok artık ama sayın bakanım ifadesi geçerliğini koruyor. Bundan sonra da bu gurur okşayıcı sihirli kelime kulakta çınlamak isteyecektir tabi ki…
İŞTE O ANEKDOT...
Bir gün mecliste kuliste oturuluyor. Sayın Sabık Bakan ve mebusların arasında bazı zevat da misafir. Söz sohbet derken laf lafı açıyor mesele derinleşiyor. Misafirlerden birisi Sabık Bakana itiraz edecek oluyor. Çünkü meseleye kendisi de hakimdir. Konuşmak için ille de mebus ya da bakan olmak gerekmez di mi? Yanlışa ya da eksik olana bilgi sahibinin itiraz etmesi kadar makul bir şey olamaz. Öyle değil mi?
Değil işte öyle değil!!!
Sabık Bakan oradan kalkıyor ve misafire karşında “maliye bakanlığı yapmış birisi var” diye haddini bildiriveriyor. Tabii misafir şok durumda. Etrafındakileri bilemem artık. Bu hal olsa olsa had bildirirken haddi şaşmaktır.
Siz O’nun yürüyüşünü hiç izlemediyseniz. Kayıptasınız demektir. Gazetecilere karşı negatif ve pozitif ayrımcılığı da vardı zatı muhteremin. Tabii bu hal insana ne yapar? Elbette ki ayakların yerden kesilmesine katkı yapar. Bu da katkı olur katık olmaz.Her şeyi bilirim havalarına kapı açar. Dolduruşlara yol açar. Araları bozar, fiyakaları bozar. Duruşu bozar. En kötüsü içinde bulunduğu ruh halini bozar.
Bu halin getirdiği netice TOBB Üniversitesinde öğretim üyesi olmaktır. Süresi de benim merak ettiğim bir meseledir.
İmparator’a diklenilmez. Diklenilirse görev alanında değişiklik olur.
En son geldiğimiz noktada ise artık rest midir blöf müdür bilemem ama adını ne koyarsanız koyun. Onatlı yıllık mebusluk kariyerine bir nokta konulmuştur. Mahkeme kadıya mülk değil ama gel de sen bunu şoku yaşayan kadıya sor. Her zaman şok yaşatmaz bazen de şok yaşarsın arkadaş ne var bunda.
Evet suya sabuna fazla dokunmadık. Sadece yüzeyden bir değiniler turu yaptık. Ayrıntı mı ilişkiler ağı mı yok yok daha dar. Zaten biraz da o dar çevre değil mi? Bugüne zemin hazırlayan…
Ne geldiyse o küçük çevreden mi geldi acaba?Şokun etkisi zamanla çıkacaktır. Henüz vakit erken…
cafesiyaset.com (özel)
Memurlar ve Mali Disiplin
Polemikler
Liste dışı kalan vekillere duyrulur
Meclis Bürokratları bununla övünesilermiş. Aynı bürokratlar liste dışı kalan mebuslara ödenen peşin maaşlar hakkında akıllara zarar açıklamalar yapmışlardı.Aklıma takıldı. Neden aynı muameleyi liste dışı kalan mebuslara da uygulamadılar?
Hizmet tazminatı aldılar mı? 26 / 09 / 2007 11:41
Mali disiplinden taviz veremeyiz
Memurlarla Hükümet arasında geçtiğimiz günlere damgasını vuran maaşların iyileştirilmesine yönelik toplu görüşmeler tozlu raflarda yavaş yavaş yerini aldı.Toplantıların ve görüşmelerin arkası gelmeyecek gibiydi.Ama geldi.Sonuç Uzlaştırma Kuruluna havale edilen bir anlaşmazlık metni. Metin dediysek tarafların taleplerinin birbirine zıt olması yani…Memur temsilcileri haklı olarak dertlerini dile getiriyor maaşlarda iyileştirme istiyordu. İşçilere seçim öncesi yapılan maaş zamları da göz önünde tutulduğunda umut fakirin sofrasına katık olarak düşecek gibi gözüküyordu.Bugünkü gelinen noktada 2.5 milyon memur tabiri caizse nefesini tutmuş bugün yapılan toplantının sonucunu bekliyor.
Burada hükümet ne verecek sonuç ne olacak diye ayrıntıya girmeyeceğim. Zira söz konusu rakamlar her yerde çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Envai çeşit yorumlar da cabası.Benim dikkatimi çeken bir olayı burada aktararak tabloya farklı bakmaya çalışacağım.Bir de bir memurun arzu halini dile getirerek bu durumda siz ne yapardınız diye alakasız bir soruyu alakalı ve alakasız yetkililere soracağım. Bu alemde öyle ya da böyle uzun bir geçmişimiz var. Hemen hemen her kesimden tanıdık eş dost uzaktan ve yakından tanınan simalar, selam verilenler, sohbeti koyu tutulanlar, bürokrasi siyaset falan filan.Hal böyle olunca öğrenciliğinden veya gençliğinden beri tanıdığınız simaların bugünkü halini bir düşünsenize. Kimi bürokrat, kimi siyasi, işadamı. Liste uzar gider.İşte bu hal her insanda farklı tezahür edince ortaya ilginç manzaralar çıkıyor. Birincisi geçtiğimiz günlerde Hükümet kanadını temsil eden tarafta bir iki sima dikkatimi çekti. Zatı muhteremlerin ilk memuriyet yıllarını hatırladım. Onlar şimdi bürokrat.Bu arkadaşlardan birisi uzman olarak memuriyet hayatına atılmıştı ama yine de o zaman ki hali günümüzün hakkı aranan memurlarından pek farklı değildi.
Hoş memurlarla pazarlık yapan şu bürokratların çoğu muhtemelen aynı tezgâhtan geçmişlerdir.Aklımı karıştıran şey şu olabilir mi?İnsanlar nasıl oluyor da masanın karşı tarafına geçince tavırlarını rahatlıkla değiştirebiliyor?Nasıl bir duygu ile istediğiniz rakamlar dengeleri sarsar diyebiliyor. Dengeleri ne sarsıyor? Nasıl sarsıyor.Hesabı tutulamayan bir bütçe terör ve sair harcamalarda dengeleri sarsmıyor da burada mı sarsıyor?Siyasileri anlarız, diyeceğim ama onları da anlayamadığımız zamanlar var şüphesiz.Devlet erkinde bazı işleyişleri gördüğüm zaman hep aklım karışıyor. Kim nerede hangi yetkiyle diye.
Kim kimi etkiliyor bürokratlar siyasileri mi? Siyasiler bürokratları mı?Ne adına? Kim adına?Mesela şu memurların maaşlarının iyileştirilmesi hususu söz konusu olunca gündeme şıp diye oturuveren “MALİ DİSİPLİNDEN TAVİZ VEREMEYİZ” vecizesinin mucidi kimdir?Kamuda bazı kesimlerin –yanlış anlaşılmasın ayrımcılık tarafımızdan yapılmıyor- maaşları iyileştirilirken bu veciz söz göz önünde bulunduruluyor mu?Hoş bizim gibi yazı çiziktirmeye çalışan birisi bundan ne anlamaya çalışır onu da kendi kendime sorarım ve cevabını bulamam ya.
İkincisi bir memurun aktarmamı istediği bulmaca gibi bir soru: Der ki: Ey Mali disiplinden taviz veremeyiz mantığının sahipleri!!! Evli, üç çocuğu olan, eşi çalışmayan, üniversite mezunu, 970 YTL maaş alan, çocuklarının üçü de okullu olan, maaşının üçte ikisini kira ve sabit giderlerine vermek zorunda kalan, memuriyette 18. yılını dolduran bir memurun mali disiplin tablosunu tahayyül edebilir misiniz? Hem hayatını hem de işini idame ettirmek için sarfettiği çabayı tahayyül edebilir misiniz? Malum devlete sakin kafa ile hizmet gerekir.
İnsanların önceliklerini yöneticiler belirliyorlar. Öyle ya da böyle…Bu memur kardeşimizin taviz vereceği bir şeyi var mıdır? Mali disiplin ya da başka bir şey cinsinden? Mesela dedik.Ve evet soru bu. Biz aktardık. Sayın hükümet yetkilileri. Bu sizin kucağınızda bulduğunuz çocuktu ama şu anda sahibi sizsiniz. Başkalarının kucağında iken bu çocuğa iyi bakılmıyor deyü feryadı figan edenlerinizin olduğu da biliniyor. Uhdesinde cevabı olan varsa çıksın meydane… Lafı dolandırmadan, süslü püslü kelimelerin ardına sığınmadan oldukça yalın ifade etmeye çalıştım.
Memur Adalet Adalet Adalet Hükümet ise KalkınMA KalkınMA KalkınMA diyor… Alakası var mı yok mu bilmem ama aktarayım.
Seçim sonrası TBMM’de görevli geçici personeli asli kurumlarına göndermişlerdi. Gönderirken de kendi bütçelerinden yaptıkları özel hizmet tazminatı adı altındaki ödemeleri -maaş memurlara peşin ödeniyor bilmeyenlere duyurulur-, peşin yaptıkları için seçim tarihi olan ilişki kesme tarihi ile sınırlandırmışlardı. Söz konusu personele yönelik bu uygulamanın TBMM bütçesine katkısı ortalama kişi başına 800 ila açıktan görevlendirilenlere yaklaşık 1500 YTL civarında bir rakam olduğuna göre yaklaşık 500 kişinin ilişkisi kesilince ettikleri tasarruf bayağı bir yekun tutmuş rivayete göre.
Meclis Bürokratları bununla övünesilermiş. Aynı bürokratlar liste dışı kalan mebuslara ödenen peşin maaşlar hakkında akıllara zarar açıklamalar yapmışlardı.Aklıma takıldı. Neden aynı muameleyi liste dışı kalan mebuslara da uygulamadılar? Yeniden Meclise gelemeyecekleri aşikar idi?
Yoksa TBMM yöneticilerinin mali disiplinden haberi yok mu?
Liste dışı kalan vekillere duyrulur
Meclis Bürokratları bununla övünesilermiş. Aynı bürokratlar liste dışı kalan mebuslara ödenen peşin maaşlar hakkında akıllara zarar açıklamalar yapmışlardı.Aklıma takıldı. Neden aynı muameleyi liste dışı kalan mebuslara da uygulamadılar?
Hizmet tazminatı aldılar mı? 26 / 09 / 2007 11:41
Mali disiplinden taviz veremeyiz
Memurlarla Hükümet arasında geçtiğimiz günlere damgasını vuran maaşların iyileştirilmesine yönelik toplu görüşmeler tozlu raflarda yavaş yavaş yerini aldı.Toplantıların ve görüşmelerin arkası gelmeyecek gibiydi.Ama geldi.Sonuç Uzlaştırma Kuruluna havale edilen bir anlaşmazlık metni. Metin dediysek tarafların taleplerinin birbirine zıt olması yani…Memur temsilcileri haklı olarak dertlerini dile getiriyor maaşlarda iyileştirme istiyordu. İşçilere seçim öncesi yapılan maaş zamları da göz önünde tutulduğunda umut fakirin sofrasına katık olarak düşecek gibi gözüküyordu.Bugünkü gelinen noktada 2.5 milyon memur tabiri caizse nefesini tutmuş bugün yapılan toplantının sonucunu bekliyor.
Burada hükümet ne verecek sonuç ne olacak diye ayrıntıya girmeyeceğim. Zira söz konusu rakamlar her yerde çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Envai çeşit yorumlar da cabası.Benim dikkatimi çeken bir olayı burada aktararak tabloya farklı bakmaya çalışacağım.Bir de bir memurun arzu halini dile getirerek bu durumda siz ne yapardınız diye alakasız bir soruyu alakalı ve alakasız yetkililere soracağım. Bu alemde öyle ya da böyle uzun bir geçmişimiz var. Hemen hemen her kesimden tanıdık eş dost uzaktan ve yakından tanınan simalar, selam verilenler, sohbeti koyu tutulanlar, bürokrasi siyaset falan filan.Hal böyle olunca öğrenciliğinden veya gençliğinden beri tanıdığınız simaların bugünkü halini bir düşünsenize. Kimi bürokrat, kimi siyasi, işadamı. Liste uzar gider.İşte bu hal her insanda farklı tezahür edince ortaya ilginç manzaralar çıkıyor. Birincisi geçtiğimiz günlerde Hükümet kanadını temsil eden tarafta bir iki sima dikkatimi çekti. Zatı muhteremlerin ilk memuriyet yıllarını hatırladım. Onlar şimdi bürokrat.Bu arkadaşlardan birisi uzman olarak memuriyet hayatına atılmıştı ama yine de o zaman ki hali günümüzün hakkı aranan memurlarından pek farklı değildi.
Hoş memurlarla pazarlık yapan şu bürokratların çoğu muhtemelen aynı tezgâhtan geçmişlerdir.Aklımı karıştıran şey şu olabilir mi?İnsanlar nasıl oluyor da masanın karşı tarafına geçince tavırlarını rahatlıkla değiştirebiliyor?Nasıl bir duygu ile istediğiniz rakamlar dengeleri sarsar diyebiliyor. Dengeleri ne sarsıyor? Nasıl sarsıyor.Hesabı tutulamayan bir bütçe terör ve sair harcamalarda dengeleri sarsmıyor da burada mı sarsıyor?Siyasileri anlarız, diyeceğim ama onları da anlayamadığımız zamanlar var şüphesiz.Devlet erkinde bazı işleyişleri gördüğüm zaman hep aklım karışıyor. Kim nerede hangi yetkiyle diye.
Kim kimi etkiliyor bürokratlar siyasileri mi? Siyasiler bürokratları mı?Ne adına? Kim adına?Mesela şu memurların maaşlarının iyileştirilmesi hususu söz konusu olunca gündeme şıp diye oturuveren “MALİ DİSİPLİNDEN TAVİZ VEREMEYİZ” vecizesinin mucidi kimdir?Kamuda bazı kesimlerin –yanlış anlaşılmasın ayrımcılık tarafımızdan yapılmıyor- maaşları iyileştirilirken bu veciz söz göz önünde bulunduruluyor mu?Hoş bizim gibi yazı çiziktirmeye çalışan birisi bundan ne anlamaya çalışır onu da kendi kendime sorarım ve cevabını bulamam ya.
İkincisi bir memurun aktarmamı istediği bulmaca gibi bir soru: Der ki: Ey Mali disiplinden taviz veremeyiz mantığının sahipleri!!! Evli, üç çocuğu olan, eşi çalışmayan, üniversite mezunu, 970 YTL maaş alan, çocuklarının üçü de okullu olan, maaşının üçte ikisini kira ve sabit giderlerine vermek zorunda kalan, memuriyette 18. yılını dolduran bir memurun mali disiplin tablosunu tahayyül edebilir misiniz? Hem hayatını hem de işini idame ettirmek için sarfettiği çabayı tahayyül edebilir misiniz? Malum devlete sakin kafa ile hizmet gerekir.
İnsanların önceliklerini yöneticiler belirliyorlar. Öyle ya da böyle…Bu memur kardeşimizin taviz vereceği bir şeyi var mıdır? Mali disiplin ya da başka bir şey cinsinden? Mesela dedik.Ve evet soru bu. Biz aktardık. Sayın hükümet yetkilileri. Bu sizin kucağınızda bulduğunuz çocuktu ama şu anda sahibi sizsiniz. Başkalarının kucağında iken bu çocuğa iyi bakılmıyor deyü feryadı figan edenlerinizin olduğu da biliniyor. Uhdesinde cevabı olan varsa çıksın meydane… Lafı dolandırmadan, süslü püslü kelimelerin ardına sığınmadan oldukça yalın ifade etmeye çalıştım.
Memur Adalet Adalet Adalet Hükümet ise KalkınMA KalkınMA KalkınMA diyor… Alakası var mı yok mu bilmem ama aktarayım.
Seçim sonrası TBMM’de görevli geçici personeli asli kurumlarına göndermişlerdi. Gönderirken de kendi bütçelerinden yaptıkları özel hizmet tazminatı adı altındaki ödemeleri -maaş memurlara peşin ödeniyor bilmeyenlere duyurulur-, peşin yaptıkları için seçim tarihi olan ilişki kesme tarihi ile sınırlandırmışlardı. Söz konusu personele yönelik bu uygulamanın TBMM bütçesine katkısı ortalama kişi başına 800 ila açıktan görevlendirilenlere yaklaşık 1500 YTL civarında bir rakam olduğuna göre yaklaşık 500 kişinin ilişkisi kesilince ettikleri tasarruf bayağı bir yekun tutmuş rivayete göre.
Meclis Bürokratları bununla övünesilermiş. Aynı bürokratlar liste dışı kalan mebuslara ödenen peşin maaşlar hakkında akıllara zarar açıklamalar yapmışlardı.Aklıma takıldı. Neden aynı muameleyi liste dışı kalan mebuslara da uygulamadılar? Yeniden Meclise gelemeyecekleri aşikar idi?
Yoksa TBMM yöneticilerinin mali disiplinden haberi yok mu?
Arınç hangi sözlerinde samimiydi?
Merakımı mucip soru şu "Görevin küçüklüğüne büyüklüğüne bakılmaz Genel Başkanımız santrale bakacaksınız dese yine yapardım." diyen Bülent Arınç Başkan o zaman, Genel Başkanını dinlemiş miydi? İşte bir Arınç kulisi daha...
Arınç geçmişte farklı mı konuştu 28 / 09 / 2007 12:38
Günün Haberleri
Anam bu Baykal fena adam haaa!
PKK'lı terörist asıl hedefi açıkladı
MHP'yi tuzağa çekmek istiyorlar
'Bayburt-zulüm' fıkrası tarih oldu
AB'ye girersek bıyık uçacak...
Erdoğan pabuç bırakır mı?
Mamak'ta şehitlere hatıra ormanı
Ecevit: Laiklik İslama alternatif değil
AKP'li Başkan'ın İstanbul hedefi
Ahmet Aksu'ya büyük destek
Bu iddiaları kim cevaplayacak?
Demire yapılan zam çifte yumruk!
Bayburt da bele bi zulüm(!) gördü ya, daha gam yemem!!
Genelkurmay Başkanı'nın oğlu öldü
Erkan Mumcu'yu çileden çıkaran bildiri
Sabık Meclis Başkanımız Bülent Arınç Kırıkkale’de bir iftar yemeğine katılmış. Tabi her ne kadar artık sade bir mebus olarak hayatını idame ettiriyor olsa da kartvizitindeki Sabık Meclis Başkanı ünvanını muhafaza ediyor.
Dolayısıyla gündeme ilişkin yorumları da diğer sade mebuslarınki gibi olmuyor. Yani anlayacağınız haber değeri taşıyor. Diğer mebusların haber değeri taşıyan olaylara konu olmaları lazım ki şöhreti bulalar.
Yeni Şafak Gazetesinin 26.09.07 tarihli nüshasındaki Sayın Arınç’la ilgili haberi de bu çerçevede değerlendirilecek türün özelliklerini taşıyordu.
Spot başlık “Milleti mi değiştireceksiniz?” haber içeriği ilk bakışta no problem cinsinden. Mevcut Anayasa tartışmalarına bir ucundan tutarak Sabık Başkan da katılmış. Anadolu Genç İşadamları Derneği (AGİAD) Kırıkkale Şubesi'nin iftar yemeğinde Kırıkkalelilere hitap ederken görüşlerini beyan etmiş.
Lakin haberde benim ilgimi çeken kısım şu tırnak içindeki alıntı:“Bülent Arınç yeni hükümette neden görev almadığı konusuna da açıklık getirdi, “ Bugün birileri istemeseler de sade bir milletvekiliyim artık. Asıl görevimiz o. 'Neden bakan olmadın görev almadın' hiç kıymeti yok. Herkes işini en iyi şekilde yapmaya bakmalıdır. Görevin küçüklüğüne büyüklüğüne bakılmaz Genel Başkanımız santrale bakacaksınız dese yine yapardım. Herkes işini en iyi şekilde yapmaya bakmalıdır.” Çizilen profilde “Görevin küçüklüğüne büyüklüğüne bakılmaz Genel Başkanımız santrale bakacaksınız dese yine yapardım.” Bunları okuyunca acaba dedim kendi kendime Meclis Başkanı adayı olmadan önce de böyle mi düşünüyordu?
Zira o dönem kulislerine akan bilgilere göre Meclis Başkanlığına adaylığını açıklaması birçok mahfilde olduğu gibi Genel merkez nezdinde de 'de facto' bir tutum olmuş. Hatta denilen o ki Vecdi Gönül de adaylığını ilan etmek üzere iken bu ilan üzerine geri adım atmış ve bekleme sürecine girilmiş. Görüşme trafiği yoğunlaşmış, son ana kadar Sabık Başkanın adaylıktan feragat edeceği söylentileri kulislere hakim olmuş. Sayın Gönül de bu beklentiyle başvuruların sona ereceği günün saat 24’üne kadar beklemiş.
Feragat olmayınca da tek aday ve başkanlık makamı hoş geldi.Hatta seçildiği gün cumhurbaşkanlığına da vekalet etmekle farklı bir duyguyu da yaşamış.
Merakımı mucip soru şu “Görevin küçüklüğüne büyüklüğüne bakılmaz Genel Başkanımız santrale bakacaksınız dese yine yapardım.” diyen Sayın Başkan o zaman:Genel Başkanını dinlemiş miydi?İstişare mekanizması işlemiş miydi?Genel Başkanım ne emredersiniz makamında o ağızdan çıkacak bir çift söze bakmış mıydı?Yoksa Büyük Birader, Abi pozisyonu ile bir oldu bitti ile mi karşı karşıya gelinmişti?Yenilikçi kanadın Ak Partiye katılımı ile oluşan Meclis Grubunun Ak Parti Grup Başkanı olarak Meclis Başkanlığı makamı kendilerine layık mı görülmüştü?Merak işte.
Bir şey daha....
Birileri neden birilerinin yeni hükümetler kurulurken hükümette görev almadığını merak eder ki? Bu da benimkisi gibi bir merak mı acaba? Ne dersiniz?
Mehmet Natık
Arınç geçmişte farklı mı konuştu 28 / 09 / 2007 12:38
Günün Haberleri
Anam bu Baykal fena adam haaa!
PKK'lı terörist asıl hedefi açıkladı
MHP'yi tuzağa çekmek istiyorlar
'Bayburt-zulüm' fıkrası tarih oldu
AB'ye girersek bıyık uçacak...
Erdoğan pabuç bırakır mı?
Mamak'ta şehitlere hatıra ormanı
Ecevit: Laiklik İslama alternatif değil
AKP'li Başkan'ın İstanbul hedefi
Ahmet Aksu'ya büyük destek
Bu iddiaları kim cevaplayacak?
Demire yapılan zam çifte yumruk!
Bayburt da bele bi zulüm(!) gördü ya, daha gam yemem!!
Genelkurmay Başkanı'nın oğlu öldü
Erkan Mumcu'yu çileden çıkaran bildiri
Sabık Meclis Başkanımız Bülent Arınç Kırıkkale’de bir iftar yemeğine katılmış. Tabi her ne kadar artık sade bir mebus olarak hayatını idame ettiriyor olsa da kartvizitindeki Sabık Meclis Başkanı ünvanını muhafaza ediyor.
Dolayısıyla gündeme ilişkin yorumları da diğer sade mebuslarınki gibi olmuyor. Yani anlayacağınız haber değeri taşıyor. Diğer mebusların haber değeri taşıyan olaylara konu olmaları lazım ki şöhreti bulalar.
Yeni Şafak Gazetesinin 26.09.07 tarihli nüshasındaki Sayın Arınç’la ilgili haberi de bu çerçevede değerlendirilecek türün özelliklerini taşıyordu.
Spot başlık “Milleti mi değiştireceksiniz?” haber içeriği ilk bakışta no problem cinsinden. Mevcut Anayasa tartışmalarına bir ucundan tutarak Sabık Başkan da katılmış. Anadolu Genç İşadamları Derneği (AGİAD) Kırıkkale Şubesi'nin iftar yemeğinde Kırıkkalelilere hitap ederken görüşlerini beyan etmiş.
Lakin haberde benim ilgimi çeken kısım şu tırnak içindeki alıntı:“Bülent Arınç yeni hükümette neden görev almadığı konusuna da açıklık getirdi, “ Bugün birileri istemeseler de sade bir milletvekiliyim artık. Asıl görevimiz o. 'Neden bakan olmadın görev almadın' hiç kıymeti yok. Herkes işini en iyi şekilde yapmaya bakmalıdır. Görevin küçüklüğüne büyüklüğüne bakılmaz Genel Başkanımız santrale bakacaksınız dese yine yapardım. Herkes işini en iyi şekilde yapmaya bakmalıdır.” Çizilen profilde “Görevin küçüklüğüne büyüklüğüne bakılmaz Genel Başkanımız santrale bakacaksınız dese yine yapardım.” Bunları okuyunca acaba dedim kendi kendime Meclis Başkanı adayı olmadan önce de böyle mi düşünüyordu?
Zira o dönem kulislerine akan bilgilere göre Meclis Başkanlığına adaylığını açıklaması birçok mahfilde olduğu gibi Genel merkez nezdinde de 'de facto' bir tutum olmuş. Hatta denilen o ki Vecdi Gönül de adaylığını ilan etmek üzere iken bu ilan üzerine geri adım atmış ve bekleme sürecine girilmiş. Görüşme trafiği yoğunlaşmış, son ana kadar Sabık Başkanın adaylıktan feragat edeceği söylentileri kulislere hakim olmuş. Sayın Gönül de bu beklentiyle başvuruların sona ereceği günün saat 24’üne kadar beklemiş.
Feragat olmayınca da tek aday ve başkanlık makamı hoş geldi.Hatta seçildiği gün cumhurbaşkanlığına da vekalet etmekle farklı bir duyguyu da yaşamış.
Merakımı mucip soru şu “Görevin küçüklüğüne büyüklüğüne bakılmaz Genel Başkanımız santrale bakacaksınız dese yine yapardım.” diyen Sayın Başkan o zaman:Genel Başkanını dinlemiş miydi?İstişare mekanizması işlemiş miydi?Genel Başkanım ne emredersiniz makamında o ağızdan çıkacak bir çift söze bakmış mıydı?Yoksa Büyük Birader, Abi pozisyonu ile bir oldu bitti ile mi karşı karşıya gelinmişti?Yenilikçi kanadın Ak Partiye katılımı ile oluşan Meclis Grubunun Ak Parti Grup Başkanı olarak Meclis Başkanlığı makamı kendilerine layık mı görülmüştü?Merak işte.
Bir şey daha....
Birileri neden birilerinin yeni hükümetler kurulurken hükümette görev almadığını merak eder ki? Bu da benimkisi gibi bir merak mı acaba? Ne dersiniz?
Mehmet Natık
Biri Apocidir, biri Hizbocidir, biri...
Gazetecinin birisi Güneydoğu`ya gitmiş bölgeyi gezerken yolu bir dağ köyüne düşmüş, karşılaştığı yaşlı bir adama sormuş: -Bey amca nasılsınız? Hayatınızdan memnun musunuz? diye sormuş.
Yaşlı adamın geçinme sırrı
Gazetecinin birisi Güneydoğu `ya gitmiş bölgeyi gezerken yolu bir dağ köyüne düşmüş, karşılaştığı yaşlı bir adama sormuş:
-Bey amca nasılsınız ? Hayatınızdan memnun musunuz? diye sormuş.
-Hamdolsun evlat memnunuh işler gayet eyi demiş ihtiyar.
-Nasıl yani amca demiş gazeteci.
İhtiyar:
-Üç oğlum var biri Apocidir, biri Hizbocidir, biri de muhbirdir. İşler gayet eyidir, demiş...
Mehmet Natık `tan
2007-10-20 Cafe Siyaset
Yaşlı adamın geçinme sırrı
Gazetecinin birisi Güneydoğu `ya gitmiş bölgeyi gezerken yolu bir dağ köyüne düşmüş, karşılaştığı yaşlı bir adama sormuş:
-Bey amca nasılsınız ? Hayatınızdan memnun musunuz? diye sormuş.
-Hamdolsun evlat memnunuh işler gayet eyi demiş ihtiyar.
-Nasıl yani amca demiş gazeteci.
İhtiyar:
-Üç oğlum var biri Apocidir, biri Hizbocidir, biri de muhbirdir. İşler gayet eyidir, demiş...
Mehmet Natık `tan
2007-10-20 Cafe Siyaset
Bursa `daki yolsuzluk iddiaları bana neleri hatırlattı, neleri?
Yıl 1995, Genel Seçimlerin hemen öncesi, vekil aday adayları ortalarda dolaşıyor. Kulis faaliyetleri yoğun bir şekilde sürüyor. Türkiye ’nin her tarafında hummalı bir çalışma. Bütün partilerde harıl harıl aday tespit etme, aday tespit edilme çalışmaları var. Haliyle bu çalışmalar sürerken bazı aday adaylarının yolu TBMM ’ne de düşüyor.
Malum aday olmanın şartları var. Nedir bunlar? Her Türk vatandaşı seçme ve seçilme hakkına sahip. Seçmek kolay adaylar belli olur gider sandığa oyunuzu istediğiniz partiye haliyle onun vekil listesine kullanırsınız.
Ama seçilmek için durum öyle değildir. Öncelikle siyasetin içinde yoğrulmalısınız. Yetmedi. Öyle ya da böyle ağırlığınız olmalı. Kıvrak olmalısınız. Ondan sonra maddi gücünüz olmalı. Yanı sıra Genel Merkeze veya o merkezde ağırlığı olanlara yakınlığınız olmalı. Anlayacağınız bir çok meziyeti ve artıyı bünyenizde barındırmalısınız. Ne için? Vekil olmak için. Milleti temsil etmek için. Nüfuz sahibi olmak için.
Cafe Siyasetin Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile ilgili yaptığı haberi görünce hatıralar canlandı ve geçmişin koridorlarında bir gezinti yapma ihtiyacı hasıl oldu.
Girizgahta demiştik 1995 yılı diye. Seçim öncesi son rötuşlar atılıyor. Vekil adayları kulis faaliyetlerini Meclise taşımış. Bursa ’dan da ziyaretçiler var. Refah Partisinin yıldızının parladığı yıllar. Aday bolluğu yaşanıyor. Herkes dağarcığındaki bütün malzemeyi kullanıyor. Haliyle yol Ankara ’ya daha çok düşüyor.
İki tane vekil adayı vekil ziyaretindeler. Bölgelerinden sorumlu vekilleri ve üst düzey yöneticileri ziyaret ediyorlar yerlerini sağlamlaştırmak için. Rivayet o ki bu adaylar genç dinamik ve o bölgeden Erbakan Hoca ’nın en sadık bendeleri. Nitekim listeler belli oluyor ve isimler listelere duhul ediyor.
O günlerde aday adayı iken ki halleriyle daha sonra ki halleri format değiştiriyor. Çekingen ve ürkek tavırlar yerini daha sonra rahatlığa ve kendinden eminliğe bırakıyor.
Tabi bölgelerinde nasıl bir tavır sergiliyorlar onu bilemeyiz.
Bizim gözlemlerimiz bu. Ne de olsa herkes kişilere gazeteci gözüyle bakamaz. Prensler seçim sonrası gerçekten de prens olduklarını belli ediyorlar ve Parti yönetiminde görev alıyorlar. Yıldızın parladığı anlar. Gel zaman git zaman konumlar güçleniyor. Birisi Grup Başkanvekilliğine kadar yükseliyor.
Yine gel zaman git zaman. Malum olaylar 28 Şubat süreci, RP ’nin katılma süreci. Ardından FP ’nin kuruluşu. Yeniden seçimler. Yeniden vekillik. Gelenler gidenler, yenilikçiler gelenekçiler derken FP ’nin de kapatılma süreci ve yol ayrımı . AK Parti ’nin yıldızının parladığı anlar. Ortalıkta izler birbirine karışmış.
Milli Görüş çizgisinde herkes yol ayrımında. Herkes vekiller üzerinde yorum yapıyor. Kim gidecek kim kalacak diye?
FP ’nin kapatılma sürecinde bağımsız kalanlar tercihlerini yavaş yavaş yapıyorlar. Bazıları belli onlar tercihlerini çoktan yapmış. Millet sürprizlere bakıyor.
Gitmez denilen prensler bu arada sürpriz yapıyor. En büyük sürprizi Hocanın Meclisteki temsilcileri olan Grup Başkanvekilleri yapıyor. Üstelik son dakikada. Kim olduklarını söylemeye gerek var mı?
Gerçi en şaşırtıcı olanı Fazilet Partisinin Kurucu Genel Başkanı idi. Fakat ayrılmaz dedikleri Grup Başkanvekili asıl sürprizi yapmıştı. Son anda kulvar değiştirirken tercihler meğerse önceden yapılmış. Şimdi ki fotoğrafa bakıldığında şimdi ki Genel Başkanla olan hukuk asılmış ve geçmişi daha eskiymiş.
Sonradan öğrenilenlere göre prens diye bilinenlerin sadakat adresleri farklı imiş. Tercihlerde bunlar etkili olmuş. Vekil seçildikleri yer farklı olsa da asıl memleket dürtüsü daha etkin bir rol oynarmış.
Nitekim bölge siyaseti ve bürokratik yapısı yeniden şekillendirilirken bu bölgecilik bariz bir şekilde kendini gösterirmiş. Hatta etnisite dahi etkili olurmuş .
Görevden alınan il müdürünün kökeni yazılınca beynime bu tür çağrışımlar üşüşüverdi.
1995 yılında vekil olanlardan birisi mevcut konumunu terk etmedi. Hocanın gemisinde kaldı. Ama diğer Sayın vekil o bölgede ve yeni partisi içinde gerçekten de güçlü bir konuma sahip oldu. Yükseldi de yükseldi.
O günlerde acaba diyorum adı böyle haberlerle anılacak olsaydı ne derdi?
Yeniden yapılanmada çevre faktörünü o zamandan beri böyle düşünüyor muydu?
Bugün geldiğimiz noktada gelen rivayetlere göre bölgesinde öncelik Vekilin kendi memleketinden olmak ve daha dar bölgede kendi etnisitesinden olmak etkin rol oynuyormuş.
Hatta yakınlardan aynı yolla belediye başkanı bile yapılmış.
Büyük vilayetlerin temel sorunudur. Göç almışsa göçle gelenler daha etkin rol oynarlarmış.
Mesela Samsun ’da Samsunlunun siyasette daha az yer aldığını kim bilir? Ya da Karadenizin güzide illerinden birisinin bu il siyasetini şekillendirdiğini?
Bursa da böyle işte. Azınlık psikoloji midir bunun adı?
Artvin nire Bursa nire?
Ne olacak bu memleketin hali?
Ne olacak bu memleketimizin hali? Herkes bu mantıkla hareket ederse.
Adı yolsuzlukla anılan yakınlar memleketin başını mı daha çok ağrıtır. Bu şahısları o makamlara getirenlerin mi? Yoksa yaptıkları yanına kar mı kalır. Pazarlıklarla; "Tamam Kumbasar görevinden alınacak ama yerine getirilecek isim geçmiş 5 yılın hesaplarını kesinlikle karıştırmayacak..." gibilerden söylentilerle kapı kapatacak olursak.
“Bir iddiaya göre; Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde birkaç trilyon liralık yolsuzluk dosyaları vardı..” İfadeleri kimin hanesine yazılır. Siyaset acaba ona soyunanlar için millete hizmetin ötesi midir?
Benim gibi düşünenlerin en hassas olduğu konu galiba bu.
Meraka mucib bir durum.
Acaba o günlerde aday olmak için çırpınan ve bugün önemli bir devlet makamında görev yapan o günün çiçeği burnunda taze vekil adayı bugünler için ne düşünür?
Akrabanın akrabaya ettiğini akrep etmez derler.
“İnsanoğlu hilebazdır kimse bilmez fendini, Her kime iyilik yaparsan andan sakın kendini” der bir büyüğümüz .
Başka söze gerek var mı?
İŞTE YAZARIMIZ MEHMET NATIK `A İLHAM OLAN O HABER
cafesiyaset.com (özel)
2007-11-05 Cafe Siyaset
Malum aday olmanın şartları var. Nedir bunlar? Her Türk vatandaşı seçme ve seçilme hakkına sahip. Seçmek kolay adaylar belli olur gider sandığa oyunuzu istediğiniz partiye haliyle onun vekil listesine kullanırsınız.
Ama seçilmek için durum öyle değildir. Öncelikle siyasetin içinde yoğrulmalısınız. Yetmedi. Öyle ya da böyle ağırlığınız olmalı. Kıvrak olmalısınız. Ondan sonra maddi gücünüz olmalı. Yanı sıra Genel Merkeze veya o merkezde ağırlığı olanlara yakınlığınız olmalı. Anlayacağınız bir çok meziyeti ve artıyı bünyenizde barındırmalısınız. Ne için? Vekil olmak için. Milleti temsil etmek için. Nüfuz sahibi olmak için.
Cafe Siyasetin Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile ilgili yaptığı haberi görünce hatıralar canlandı ve geçmişin koridorlarında bir gezinti yapma ihtiyacı hasıl oldu.
Girizgahta demiştik 1995 yılı diye. Seçim öncesi son rötuşlar atılıyor. Vekil adayları kulis faaliyetlerini Meclise taşımış. Bursa ’dan da ziyaretçiler var. Refah Partisinin yıldızının parladığı yıllar. Aday bolluğu yaşanıyor. Herkes dağarcığındaki bütün malzemeyi kullanıyor. Haliyle yol Ankara ’ya daha çok düşüyor.
İki tane vekil adayı vekil ziyaretindeler. Bölgelerinden sorumlu vekilleri ve üst düzey yöneticileri ziyaret ediyorlar yerlerini sağlamlaştırmak için. Rivayet o ki bu adaylar genç dinamik ve o bölgeden Erbakan Hoca ’nın en sadık bendeleri. Nitekim listeler belli oluyor ve isimler listelere duhul ediyor.
O günlerde aday adayı iken ki halleriyle daha sonra ki halleri format değiştiriyor. Çekingen ve ürkek tavırlar yerini daha sonra rahatlığa ve kendinden eminliğe bırakıyor.
Tabi bölgelerinde nasıl bir tavır sergiliyorlar onu bilemeyiz.
Bizim gözlemlerimiz bu. Ne de olsa herkes kişilere gazeteci gözüyle bakamaz. Prensler seçim sonrası gerçekten de prens olduklarını belli ediyorlar ve Parti yönetiminde görev alıyorlar. Yıldızın parladığı anlar. Gel zaman git zaman konumlar güçleniyor. Birisi Grup Başkanvekilliğine kadar yükseliyor.
Yine gel zaman git zaman. Malum olaylar 28 Şubat süreci, RP ’nin katılma süreci. Ardından FP ’nin kuruluşu. Yeniden seçimler. Yeniden vekillik. Gelenler gidenler, yenilikçiler gelenekçiler derken FP ’nin de kapatılma süreci ve yol ayrımı . AK Parti ’nin yıldızının parladığı anlar. Ortalıkta izler birbirine karışmış.
Milli Görüş çizgisinde herkes yol ayrımında. Herkes vekiller üzerinde yorum yapıyor. Kim gidecek kim kalacak diye?
FP ’nin kapatılma sürecinde bağımsız kalanlar tercihlerini yavaş yavaş yapıyorlar. Bazıları belli onlar tercihlerini çoktan yapmış. Millet sürprizlere bakıyor.
Gitmez denilen prensler bu arada sürpriz yapıyor. En büyük sürprizi Hocanın Meclisteki temsilcileri olan Grup Başkanvekilleri yapıyor. Üstelik son dakikada. Kim olduklarını söylemeye gerek var mı?
Gerçi en şaşırtıcı olanı Fazilet Partisinin Kurucu Genel Başkanı idi. Fakat ayrılmaz dedikleri Grup Başkanvekili asıl sürprizi yapmıştı. Son anda kulvar değiştirirken tercihler meğerse önceden yapılmış. Şimdi ki fotoğrafa bakıldığında şimdi ki Genel Başkanla olan hukuk asılmış ve geçmişi daha eskiymiş.
Sonradan öğrenilenlere göre prens diye bilinenlerin sadakat adresleri farklı imiş. Tercihlerde bunlar etkili olmuş. Vekil seçildikleri yer farklı olsa da asıl memleket dürtüsü daha etkin bir rol oynarmış.
Nitekim bölge siyaseti ve bürokratik yapısı yeniden şekillendirilirken bu bölgecilik bariz bir şekilde kendini gösterirmiş. Hatta etnisite dahi etkili olurmuş .
Görevden alınan il müdürünün kökeni yazılınca beynime bu tür çağrışımlar üşüşüverdi.
1995 yılında vekil olanlardan birisi mevcut konumunu terk etmedi. Hocanın gemisinde kaldı. Ama diğer Sayın vekil o bölgede ve yeni partisi içinde gerçekten de güçlü bir konuma sahip oldu. Yükseldi de yükseldi.
O günlerde acaba diyorum adı böyle haberlerle anılacak olsaydı ne derdi?
Yeniden yapılanmada çevre faktörünü o zamandan beri böyle düşünüyor muydu?
Bugün geldiğimiz noktada gelen rivayetlere göre bölgesinde öncelik Vekilin kendi memleketinden olmak ve daha dar bölgede kendi etnisitesinden olmak etkin rol oynuyormuş.
Hatta yakınlardan aynı yolla belediye başkanı bile yapılmış.
Büyük vilayetlerin temel sorunudur. Göç almışsa göçle gelenler daha etkin rol oynarlarmış.
Mesela Samsun ’da Samsunlunun siyasette daha az yer aldığını kim bilir? Ya da Karadenizin güzide illerinden birisinin bu il siyasetini şekillendirdiğini?
Bursa da böyle işte. Azınlık psikoloji midir bunun adı?
Artvin nire Bursa nire?
Ne olacak bu memleketin hali?
Ne olacak bu memleketimizin hali? Herkes bu mantıkla hareket ederse.
Adı yolsuzlukla anılan yakınlar memleketin başını mı daha çok ağrıtır. Bu şahısları o makamlara getirenlerin mi? Yoksa yaptıkları yanına kar mı kalır. Pazarlıklarla; "Tamam Kumbasar görevinden alınacak ama yerine getirilecek isim geçmiş 5 yılın hesaplarını kesinlikle karıştırmayacak..." gibilerden söylentilerle kapı kapatacak olursak.
“Bir iddiaya göre; Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde birkaç trilyon liralık yolsuzluk dosyaları vardı..” İfadeleri kimin hanesine yazılır. Siyaset acaba ona soyunanlar için millete hizmetin ötesi midir?
Benim gibi düşünenlerin en hassas olduğu konu galiba bu.
Meraka mucib bir durum.
Acaba o günlerde aday olmak için çırpınan ve bugün önemli bir devlet makamında görev yapan o günün çiçeği burnunda taze vekil adayı bugünler için ne düşünür?
Akrabanın akrabaya ettiğini akrep etmez derler.
“İnsanoğlu hilebazdır kimse bilmez fendini, Her kime iyilik yaparsan andan sakın kendini” der bir büyüğümüz .
Başka söze gerek var mı?
İŞTE YAZARIMIZ MEHMET NATIK `A İLHAM OLAN O HABER
cafesiyaset.com (özel)
2007-11-05 Cafe Siyaset
Kaydol:
Yorumlar (Atom)