8.08.2011

"Teokratik anayasa”dan kurtulabilecek miyiz?

MİSAFİR YAZAR

Asım Yenihaber
- Yeni Akit
2011-08-08

“Teokratik anayasa”dan kurtulabilecek miyiz?

Türkiye’de anayasa bahsi kapanacak mı? Bu bahsin kapanması, gerçek bir millî mutabakat metninin ortaya konulmasına bağlı. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1982 Anayasası’nın dikkatli bir okuyuşla, “teokratik” bir sistem ortaya koyduğu görülecektir.

Önce anayasanın meşhur başlangıç kısmına bakalım. “Meşhur” diyoruz, çünkü anayasanın asıl metninde bu başlangıç kısmına atıfta bulunulmaktadır.

Anayasanın “besmele”si mahiyetindeki ilk cümle şöyledir: “Türk vatanı ve milletinin ebedi varlığını ve yüce Türk devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda...”

Bu bozuk Türkçe cümle tamamen değer hükümleri ihtiva etmektedir. Değerin kaynağı ise, Atatürk’dür. Dikkat edilsin, bin yıllık vatan, o vatan üzerindeki milleti yaşatan, kimlik veren değerler değil, bir kişiye ait değerler söz konusu edilmektedir.

Atatürk’ün varlığından; anlayış, inkılap ve ilkelerinden bağımsız bir Türk vatanı, Türk milleti ve (yüce) Türk devleti söz konusu olamaz! Dünyanın hiç bir anayasa metninde benzer ibarelere rastlanmaz. Ancak dinî niteliği öne çıkan ülkelerin anayasalarında bu temel değer, esas prensip dine verilmektedir. Bu itibarla, TC anayasası daha birinci cümlesinde dinîliğini ortaya koyan bir metindir.

Başlangıç metninde “laiklik” ve “din” kavramları da geçmekte, fakat, burada yer alan ifade, “öteki din”le, mücadele edilen “din”le, ilgilidir. Öteki din, metne göre, laiklik ilkesi gereği olarak devlet ve siyasetten uzak tutulmaktadır. Öteki dinin devlete ve siyasete karışması yasaklanmıştır çünkü ancak adı konulmamış resmi dinin devlete ve siyasete karışması esastır.

Anayasanın özündeki “din” bütün sistemin temeli olarak kabul edilmektedir. Rejimi ve siyaseti tamamıyla o belirlemektedir. Halbuki, “teokratik” olduğu iddia edilen Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasında 11. maddede devletin dininin İslâm olduğu belirtildikten sonra, diğer dinlerin devletin himayesinde olduğu ifade olunmaktadır. Osmanlı Devleti biçimsel olarak laik olmadığı halde, diğer dinlere gereken bütün hakları tanımakta, onların kendilerini ifade etmelerini devletin koruması altına almaktadır.

Anayasa devleti lafzen “laik” olarak tanımlamaktadır. Bu durumda her türlü dini faaliyetin, bu arada dini öğretimin o dinin inananlarına ait bir mesele olması gerekir. Nitekim, bütün gerçek laik ülkelerde, dini öğretim dini topluluklara bırakılmıştır. Halbuki, TC öteki dinin öğretimini kendi kontrolüne almıştır.

24. maddede, din ve ahlâk öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı belirtilmektedir. Bunun ne anlama geldiği, ilk ve orta öğretim din ve ahlâk kitaplarına bakılarak anlaşılabilir. Bu kitaplarda bir taraftan ağırlıklı olarak İslâmla ilgili olmakla birlikte diğer dinlerle ilgili bilgiler verilmekte, fakat, rejimin resmi dininin propagandası da yapılmaya devam edilmektedir.

Rejimin resmi dininin anayasada görünür kılındığı maddelerden biri de eğitim ve öğretim hakkı ile ilgili 42. maddedir. Bu maddede “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” denilmektedir. Burada bir açmaz dikkati çekmektedir. Anayasa metninde, sadece, “eğitim çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılır” denilebilirdi. Burada Atatürk ilke ve inkılaplarının zikredilmesi, bu ilke ve inkılapların çağdaş bilim ve eğitim esaslarına tam tetabuk etmediğinin açık bir göstergesidir.

Bir sonraki bendde, “eğitim ve öğretim hürriyeti anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz” ifadesine yer verilmektedir. Anayasaya sadakat bir borç değildir, bu tamamen subjektif/dini bir ifadedir. Anayasaya uymak hukuki bir zorunluluktur. Hukuk dilinde sadakat diye bir kavram yoktur. Hatta anayasaya uymak bir zorunluluk olduğu gibi, onu hukuki yollarla değiştirmeye çalışmak de tabii bir hakdır.

Mevcut anayasada 81. maddede yer alan TBMM üyelerinin yemin metni tamamen dini niteliktedir. Kutsallığın ölçüsü, Atatürk ilke ve inkılapları, yani “kemalizm”dir. Bütün dünyada yemin, dini kitaplar üzerine yapılır. Çünkü kişinin yemine bağlılığı vicdani bir haldir. Vicdani sorumluluklar ancak inançla tanımlanabilir. Bu metinde vicdani bağlılık, kemalizme yönlendirilmiştir. Eğer TC’nin açıkça ifade edilmeyen resmi dini olmasaydı, milletvekilleri kendi inançları üzerine yemin edebilirlerdi.

Türkiye Cumhuriyeti neden tam mânasıyla bir hukuk devleti olamamaktadır, hukukun üstünlüğü neden sağlanamamaktadır? Bunun cevabı, ancak üstünlüğün “resmi din”e verilmesi ile açıklanabilir. Resmi din hukuktan üstündür. Hukuk devleti değil, din devleti esastır! Bütün hukuki metinlerin resmi dine uygun yapılması gerekir, eğer hukukla resmi din çelişirse, resmi dinin ilkeleri geçerlidir!

Daha önce anayasa değişiklikleri gündeme geldiğinde, hep aynı çerçeve korunduğu, yani resmi dine riayet birinci planda tutulduğu için, sonuca ulaşmak mümkün olmamıştır.

Gün bu gündür: Anayasayı teokratik maddelerden temizleyelim! Ancak o zaman gerçek bir anayasamız olur ve din üzerindeki baskılar kalktığı gibi, çoğunluğun dini dışında kalan inanç alanları da hürleşir.

ABD'nin notu düştü, en güvenilir liman Türkiye


MİSAFİR YAZAR

Süleyman Yaşar
- Sabah
suleyman.yasar@sabah.com.tr
2011-08-08

ABD'nin notu düştü, en güvenilir liman Türkiye

Tarihinde ilk kez ABD'nin kredi notu düşürüldü. Böylece Amerikan devletinin Hazine bonoları artık en güvenilir liman olmaktan çıktı.
Kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor's, politik risk ve bütçe açığını gerekçe göstererek ABD'nin kredi notunu AAA'dan AA+'ya indirdi. ABD'nin notuna ilk Çinli Dagong derecelendirme şirketi dokunmuştu. İdeolojik davrandıkları gerekçesiyle S&P, Moody's ve Fitch'e karşı kurulan Dagong, geçen hafta ABD'nin notunu düşürmüştü. Peki notun düşmesi ne anlama geliyor? Notun düşmesi, Amerikan devlet bonolarının uzun vadede riskli olduğu uyarısı anlamına geliyor. Böyle bir değerlendirme, ABD'nin risk primini çoğalttığı için, bundan böyle ABD daha yüksek faiz ödemek durumunda kalacak. Nasıl Avrupa'da Yunanistan, Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya, devlet borçlarının yüksek olması nedeniyle daha fazla faiz ödüyorlarsa, ABD de aynı şeklide risk primli faiz ödeyecek.
Standard & Poor's'un yeni derecelendirmesine göre, Amerikan devletinin notu en yüksek derece olan AAA'dan AA+'ya geriledi. Dünyada hâlâ AAA derecesinde bulunan beş ülke var. Bu ülkeler sırasıyla Almanya, Fransa, İngiltere, Kanada ve Avustralya. ABD'nin indirildiği AA+ notunda bulunan ülkeler ise Belçika ve Yeni Zelanda olarak sıralanıyor.
Diğer büyük ekonomiler Çin ve Japonya AA- notunda bulunuyor. Borçları milli gelirinin yüzde 129'una ulaşan İtalya'nın notu ise A+ düzeyinde seyrediyor. Hatta borçlarını ödeyememe riski olan İspanya da hâlâ AA+ notunda duruyor.
Bütün bunlar şaşırtıcı çünkü Türkiye'nin devlet borçlarının milli gelirine oranı yüzde 40 olmasına rağmen notu BB düzeyinde tutuluyor. Bu yüzden de biz, borcunu ödeyemeyecek durumdaki ülkelerden daha yüksek faiz ödüyoruz. Notlamadaki bu garip durum dikkati çekiyor tabii. Pasific Investment Management'in yöneticisi Muhammet El- Erian, diğer AAA seviyesindeki ülkeler için de bu notları hak edip etmedikleri konusunda artık soru işaretlerinin yükseldiğini ileri sürdü. Hatta bu notlamalar tüm ülkeler için bir inandırıcılık sorununu beraberinde getiriyor. Türkiye gibi kamu maliyesi iyi ülkelerin düşük notlanması ise ayrı bir vahim soru olarak ortada duruyor.
Gelelim ABD'nin notunun düşürülmesinin piyasalara etkisine... ABD'nin not indirimi dünyada ikiz kriz yaşanmasına neden oluyor. öyle ki, cuma günü dünya borsalarında 2.5 trilyon dolar birden eridi. Hem Avrupalı devletlerin hem de Amerikan devletinin mali kriziyle aynı anda karşılaştıkları için, küresel yatırımcılar bu zengin ülkelere olan güvenlerini kaybediyorlar. Bu durumda önümüzdeki süreçte Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkeler daha fazla sıcak para girişiyle karşılaşabilirler. İşte bu nedenle bizim Merkez Bankası erken davranıp doğru bir kararla politika faizlerini indirdi. Böylece Türk parasına rekabet gücü kazandırdı.
Tabii bu arada piyasalardan gelecek riskler de var. Gerçi dün Çin, Japonya ve Güney Kore en fazla Amerikan bonosu ve dolar rezervi taşıdıkları için dolar pozisyonlarını değiştirmeyeceklerini açıkladılar ama hiç belli olmaz. Spekülatörler para kazanmak için piyasaları karıştırabilirler. İşte bu nedenle başka ülkelerin para ve varlıklarına yatırım yapmak yerine Türkiye'nin riskini almak çok daha akılcı. Çünkü ABD ve Avrupalı devletlerin mali krizinde en güvenilir limanlar arasında Türkiye var.

Müslümanların Ümitlerini Kırmak mı?

MİSAFİR YAZAR

M. Şevket Eygi
- Milli Gazete
2011-08-08

Müslümanların Ümitlerini Kırmak mı?

Müslüman kesim içindeki yaygın büyük günahları, isyanları, tuğyanları, açıkta işlenen fısk ve fücurları tenkit etmek, halkı bunlardan vaz geçmeye, toplumu ıslaha çağırmak, böyle giderse üzerimize azap iner demek ümit kırmak değildir.

Müslümanların uyarılması, bilgilendirilmesi farzdır.

Evin alt katında yangın çıkmış... En üst kattakilerin haberi yok... Onlar oturmuşlar, dinî sohbet yapıyorlar... Rahatları bozulmasın, ümitleri kırılmasın, tedirgin olmasınlar diye onları uyandırmamak, yanmalarına sebebiyet verebilir.

Onlara "Evin alt katında (veya diğer katlarında) yangın çıktı!.." haberini avaz avaz vermek gerekir.

Yangın çıkmış, sel yaklaşıyor, deprem alametleri başlamış... Böyle bir durumda edebiyat yapılmaz.

Mesela selin yaklaştığı şu üslupla haber verilmez:

"Ey ahali!.. Göklerde bulutlar bembeyaz pamuk yığınları gibiydi... Bulutların arasından mavi gök yüzü görünüyor, güneşin altın ziyaları saçılıyordu. Kırlarda kuşlar, koyunlar otluyor, kuzular hopluyordu... Çobanlar ve köpekleri sürüyü gözetiyorlardı. Arılar vızıldıyor, çiçek usarelerini toplayarak kovanlardaki peteklerde bal yapıyorlardı. O yörenin balları nefistir... Leylekler, kırlangıçlar... Sonra soğuk bir rüzgar esmeye başladı, bulutların rengi beyazdan siyaha dönüştü. Şimşekler çaktı. Bir yere yıldırım düştü ve ardından ansızın bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklarda, yamaçlarda seylâbeler ağlaşıyor... Ufuk yaklaşıyor yaklaşıyor... Küçük sular birleşti, büyük sular oluştu... Sonunda azgın bir sel meydana geldi... Sel deyince aklıma şu geldi... Falan filan..."

Evet yaklaşan azgın sel böyle haber verilmez. "Ey ahali sel yaklaşıyor... Kaçın kaçın kaçın!... Canınızı, çoluk çocuğunuzu kurtarın!.." diye bağırılır, uyarılır.

Bugün Türkiye günah-ı kebair (büyük günah), yaygın ve açık fısk ve fücur, isyan ve tuğyan sellerinin tehdidi altındadır.

Toplum yangın tehdidi karşısındadır.

Kur'anın, Sünnetin, Şeriatın yap dedikleri büyük ölçüde yapılmamakta, yapma dedikleri büyük ölçüde yapılmaktadır.

Namaz ve cemaat terk edilmiştir.

Hele şu yaz aylarında bir kısım kadınlar ve kızlar, ölçüsüz şekilde açılıp saçılmıştır.

Fuhuş çok yaygın ve yoğundur.

Uyuşturucu 10 yaşındaki çocuklara kadar inmiştir.

Lüks ve israf genelleşmiştir.

Bir kısım fakirler sefalet içinde inleyip kıvranırken bir kısım zenginler Firavunca israf etmekte, Nemrutça lüks hayat sürmektedir.

Ümmet-i Muhammed darmadağın olmuş, Ümmet birliğinin yerine hizip, fırka ve cemaat asabiyeti hakim olmuştur.

Sodomlaşan Gomoreleşen ülkemizde genel yangınlar ortalığı kasıp kavurmaktadır. Günah her zaman olur ama bugün günahlar yaygın, yoğun, genel ve açık hale gelmiştir.

Deccaliyat, Süfyanilik, Tağutluk ülkemizi bir Günahistan'a çevirmiştir.

Dindar yetişmesinler diye küçük çocuklarımıza özel din ve Kur'an dersleri verilmesi bile yasaktır.

Dindar Müslüman hanım avukat adliye binasına ve duruşma salonuna başörtüsüyle giremiyor ama TC resmi vesikasıyla KDV'li fuhuş yapmak yasal ve serbesttir.

Mânevî, ahlakî, sosyal, kültürel yangınlar bildiğimiz ateşli ve alevli yangınlara benzemez. Onların ateşi, dumanı, yakışı başkadır.

Mânevî yangınlar halkın ve gençliğin bir kısmının imanını, ebedî saadetini yakar.

Aman ümitler kırılmasın, aman huzurlar bozulmasın, aman kimse tedirgin olmasın, aman derin gaflet uykusundan uyanmasınlar diyerek halk uyarılmazsa ona iyilik değil, kötülük yapılmış, ihanet edilmiş olur.

Bazı islamî hizipler ve fırkalar dış ülkelerde Kur'an kursları, kolejler açmışlar, hayır işleri yapıyor...

Onların bu hizmetleri, Türkiye'deki yangınları görmemize engel teşkil etmemelidir.

"Sen bizim hizmetlerimizi görmüyorsun, bizi övmüyorsun, bizim başımızdaki çok ama çok muhterem zatı medh etmiyorsun, ümit kırıcı şeyler söylüyorsun..." yollu sızıltılar ve dırıltılar yersizdir.

Çok cüz'î, çok nâçiz, etkisiz de olsa bir tür emr-i mâruf ve nehy-i münker hizmeti yaptığım kanaatindeyim. Binaenaleyh:

* Tashih-i itikad,

* Beş vakit namazın kılınması,

* Erkeklerin günlük farz namazları cemaatle kılması,

* Zekatın Kur'ana, Sünnete, fıkha, şeriata uygun şekilde verilmesi ve sarf edilmesi,

* Müslümanların tek bir Ümmet olması,

* Lüks, israf ve sefahatin kötülenmesi,

* En büyük alçaklık ve hıyanet olan din sömürüsünün önlenmesi,

* Tesettür-i nisvan,

* Emr-i mâruf ve nehy-i münker farzının eda edilmesi... ve bunlara benzer hayatî konularda eskisi gibi yazmaya devam edeceğim.

Memlekette yangın var, sel ve tufan tehlikesi var, azap inmesine yol açan günah ve kötülükler yaygın ve açık hale gelmiş, susamam. Yangın büyük. Söndürmek için, taşıyabileceğim kadar, bir kova su döksem vazifemi yapmış olmam ve yeterli olmaz ama hiç olmazsa minicik bir hizmet yapmış olurum.

*(İkinci yazı)
Gerçek İslam Mektepleri

KURTULUŞ islâmî eğitimle, İslamî mekteple olur. Vesâyet düzeninin okullarıyla biz Müslümanlar izzete değil, zillete gideriz.

Türkiye'de şu anda 100 bin cami olduğunu farz edelim. On senede bunların sayısını 200 bine çıkartsak yine hiçbir şey değişmez.

Camilere ipekli halı sersek yine zillet.

Minarelerden 150 desibel şiddetinde ezan okutsak yine kurtuluş olmaz.

Camileri klima ve soğuk su cihazı, kalorifer, vantilatör, kameralı güvenlik sistemi ile donatsak yine kurtulamayız.

İlle de eğitim, ille de mektep, ille de vasıflı, güçlü ve üstün Müslüman yetiştirmek.

500 küsur İmam-Hatip okulu var ya...

Onlar gerçek mânada İslam mektebi değildir.

İslam mektebinde bütün öğrenciler vakit namazları mektebin camiinde, mektebin imamının ardında cemaatle kılar. Bin kişilik okulda bir tek bînamaz bile olmaz.

Gerçek İslam mektebi Kur'ana ve Sünnete dayanan sahih ve temiz İslam inancını öğretir.

Bugün Türkiye'de, vaktiyle Bulgaristan'da hizmet vermiş olan Şumnu Nüvvab medresesi ayarında bir tek gerçek din okulu yoktur.

İslam mektebinde resmî ideoloji din gibi okutulmaz.

İslam mektebinde doğru dürüst Türkçe okutulur.

İslam mektebinde Arapça ve İngilizce mükemmel şekilde öğretilir.

İslam mektebinde öğrencilere bilgi ve kültürün yanında ahlak ve karakter terbiyesi verilir.

İslam mektebinde estetik ve sanat kültürü verilir.

Müslümanların açtığı özel okullar yok mu?

Var ama vesayet rejimi ağır baskılar yapıyor, tam ve gerçek İslam eğitimi vermeyeceksin, Atatürkçü eğitim yapacaksın diyor.

Gerçek İslam mektebinde ehliyetli din ve Kur'an dersi hocaları derse sarıklı ve cübbeli olarak girer.

Gerçek İslam mektepleri muhtelit (kız erkek karışık) olmaz. Erkekler için ayrı, kızlar için ayrı İslam mektepleri olur.

Gerçek İslam mekteplerinin öğrencilerinin bazısı daha lisedeyken kitap, makale yazmaya başlar, sanat ve kültür ürünü verir.

Türkiye Müslümanlarının gerçek İslam mektepleri kuracak niyeti, iradesi, kültürü var mıdır?

Kredi Derecelendirme Kuruluşları

Türkiye ve kendisi gibi yeni nesil kalkınmakta olan ülkeler neden batının ideolojik baskılardan uzak ve reel veriler üzerine kurulu bir kredi derecelendirme kuruluşu kurmak için harekete geçmiyor???

Türkiye ikili ilişkilerini kullanarak Brezilya gibi ülkelerle buna pekala ön ayak olabilir...

Cesaretlendirmek için ne yapmak lazım???

Günümüz dünyasında artık çok rahatlıkla görülen şey; güçlülerin hukukunun varlığını sürdürmesidir...

Hak sahibinin hakkını alabilmesi ise hukukun herkes ve ülke için olması gerektiği algısının güçlenmesi ve buna katkı yapacak ülke ve siyaset adamlarının seslerinin yükselmesidir...

Çin Halk Cumhuriyeti'nin yaptığını başka ülkelerin de yapmasının vakti geldi ve geçiyor...

ABD ve Avrupa kaynaklı kredi derecelendirme kuruluşlarına alternatiflerin geliştirilmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluk ve ihtiyaç haline geliyor...



'Tahammül mü hoş görmek mi?

MİSAFİR YAZAR

Türkiye'nin tanınmış alimlerinden ve Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman, bugün yayınlanan 'Tahammül mü hoş görmek mi?' başlıklı yazısına tepki gösterileceğini söyledi.

Bir Müslüman imkanlar ve şartlar elverdiği takdirde İslam ahkam ahlak ve adabının hakim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkan bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, adaba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür.

İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi" tedbirlere başvurulur.

Bir Müslüman yukarıda özetlediğim imkanlardan mahrum ise, çok dinli, çok kültürlü, çok ahlak anlayışlı bir toplum içinde yaşamak durumunda kalmış ise ne yapacaktır?

Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait olmadığına göre bunu yapamayacaktır.

Şartlar, ötekilerden ayrı bir mekana yerleşip orada kendi inancına göre yaşamaya elverişli değilse bunu da yapamayacaktır.

Geriye beraber, yan yana yaşama şıkkı kalıyor.

Şimdi bir apartmanda, bir sokakta, bir mahallede eşcinselinden sarhoşuna, nikahsız birlikte yaşayanından (zina edenlerden) kumarcısına, Müslümanları sevmeyenlerden düşmanına, sokakta sevişenden çıplağına... kadar birçok insanla yan yana yaşıyoruz. Peki dindar Müslümanların bu insanlara karşı iç ve dış tavırları ne olacaktır?

İç tavırdan başlayalım:

Müslüman bu davranışları asla beğenemez, bu fiillerden nefret eder, imkan bulsa düzeltme ve engelleme niyetini muhafaza eder.

Dış tavır olarak da dine, ahlaka ve adaba aykırı davranışı çekinmeden, gözünün içine baka baka, meydan okurcasına sergileyen insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlardan sakınır. Onlar kötü halleri içinde iken en azından tebessümünü esirger.

Durum böyle olunca çoğulcu bir toplumda yaşayan Müslümanın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına ben ısrarla "hoşgörü" değil, "tahammül" diyorum.

Bu yazıma tepki gösterecekler, "bu ayrımcı, bölücü, birlik ve beraberliği zedeleyici" bir yazı diyecekler olacak; bunu biliyorum. Ama bir Müslüman, farklı olanlarla arasındaki farkın "farkında olmak" mecburiyetindedir ve dindarlık bakımından en önemli tehlike bu "farkında oluşun" ortadan kalkmasıdır. Şartlar öyle getirdiği için farklılığa tahammül ederek, kimsenin -düzen tarafından verilmiş- hak ve hürriyetine müdahale etmeden yaşamak başkadır, hoş olmayanı hoş görmek başkadır.


Yeni Anayasa Tartışmaları

Yeni Anayasa çalışmaları ve tartışmaları malumunuz uzun süredir bu konuya kafa yoran her kesimin gündeminde...

Herkes bir yerinden tutmuş meseleyi tartışıyor...

Anayasa Hukukçusu Osman Can'ın dışarıdan bakabilme özelliği getirdiği bakış açısının dışında farklı görüşler çok fazla ifade edilebilmiş değil...

Star Gazetesinde yazdığı makaleler dikkatlice gözden geçirilmeli bence...

Bütün tartışmalarda öyle ya da böyle mevcut anayasa gündemin dışında tutulmadan herhangi bir görüş ifade edilemiyor...

“Teokratik anayasa”dan kurtulabilecek miyiz?
Asım Yenihaber - Yeni Akit
2011-08-08


tarihli yazısında ise meseleyi bambaşka bir açıdan ele alıyor...

Aslında üzerinde önemle durulması gereken farklı bir bakış açısı bu...

Türkiye Cumhuriyetinin kısa tarihini bilmemek aslında bu tartışmaları bir anlamda kısırlaştırıyor...

Hem bilgi eksikliği hem de Cumhuriyeti kurucu zihniyeti tartışmanın korkutucu bir tabu haline dönüşmesi elleri ve kolları daha bir bağlıyor...

Aslında yapılması gereken Türkiye Cumhuriyet Tarihini iyi incelemek...

Bunun da ilk adımı Cumhuriyet Halk Partisi arşivlerine derinlemesine dalmak ve titiz bir incelemeye tabi tutmakla olmalı...

Anayasa tartışmaları bu araştırma ve incelemelerin ışığında daha sağlıklı bir bakış açısına sahip olabilecektir...

Umarım birileri devletin arşivlerinde araştırmacıları bekleyen Cumhuriyet Halk Partisi arşivlerini inceleme ve gün ışığına çıkartma şansına sahip olur...


“Atik Valde’den inen sokak”tan geçen kim?

MİSAFİR YAZAR

D.Mehmet Doğan
- Yeni Akit
2011-08-07

“Atik Valde’den inen sokak”tan geçen kim?

Elbette bu sorunun cevabı bellidir: Yahya Kemal! Şiir onundur ve kendi hayatından bir parça olarak da bu metin bilhassa önemlidir.

Yahya Kemal’in doğrudan ramazanla ilgili meşhur şiiri “Atik Valde’den inen sokakta” ismini taşır. Bu şiir, tarih içinde var olan milletin esas kitlesinin batılılaşmaya/cebri inkılaplara rağmen kavrama ve varolma biçimlerini müsbet olarak sürdürdüğünü çok güzel anlatır. Buna karşılık, ana gövdeden ayrılmış, yabancılaşmış kesimin içine düştüğü açmazı, sıkıntıyı da ifade eder.

Şair, 1934 yılında İstanbul’un yeni (lüks/modern) semtlerinden Moda’da oturmaktadır. Bir ramazan günü, ramazanın hissedilmediği Moda’dan rahatsız olur ve Üsküdar’ın Atik Valde semtine gider. Atik Valde Camiinden Karacaahmet’e inen sokakta durur, yoksul halkı, kerpiç evleri, bakkal dükkânını seyreder. Bu sırada edindiği izlenimi daha sonra şiir olarak kaleme alır.

İftardan önce gittim Atik Valde semtine,

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sessizdiler. Fakat ramazan maneviyeti

Bir tatlı intizara çevirmiş sükûneti;

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,

Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;

Bakkalda bekleşen fıkara kızcağızları

Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;

Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.

Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri

Bir nurlu neş’e kapladı kerpiç evleri.

Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı ruhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu teselli bu derdime:

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Mâdem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”

Yahya Kemal, bu şiirle, yeni aydınların halktan kopuk, sentetik dünyası yerine, halkın tabiî yaşayışını tercih ettiğini ortaya koyar. Ana gövdeden şu veya bu sebeplerle ayrılanların eninde sonunda hakikati göreceğini, kendi durumunu ortaya koyarak hissettirir. Halktan böyle duyarlı bir zamanda ayrı kalmak ona bir gurbet akşamı yaşatmıştır. Bu hadsiz üzüntüyü ancak onlardan ayrı kalma duygusunu hissedebiliyor olmak hafifletir. Madden onlarla beraber olmasa bile, hissen onlarla birliktedir.

Mehmed Âkif, ilk defa 1924 yılında kitap olarak yayınlanan “Âsım” isimli eserinde cepheden dönen Âsım’ı ve arkadaşlarını 1918’de Avrupa’da tahsile gönderir. Bu kahraman nesil batının ilmini, fenini tez elden edinip ülkelerinin gelişmesinde, kalkınmasında rol alacaktır.

Eğer Âsım ve arkadaşları 1918’de Avrupa’ya tahsilini tamamlamak için gitmişse, 1920’li yılların ortalarında kesin dönüş yapmış olmalıdır. Çanakkale düşmemiştir ve üstüne üstlük İstiklâl Harbi de kazanılmıştır ama, Çanakkale geçilse olabilecekler yaşanmaktadır Türkiye’de. Din ve dindarlar tahkir edilmekte, dini yaşamak seçkinler katında, imkânsız hale getirilmektedir.

Âsımların Avrupa’dan dönünce Atik Valide’de yaşadıkları söylenemez! Onlar ülkenin ihtiyacı olan iyi yetişmiş insan gücü olarak yönetici kadro içinde yer aldılar. Halkın değerlerine yabancılaştırıldılar ve milletten farklı bir kimliğe sahip olmaya zorlandılar. Bu arada Yahya Kemal gibi, hissiyatı halktan ayrılmayanlar da oldu. İşte onlar bu dramı derinden hissettiler, fakat ülkelerinde dinin öğretilebilirliği tamamen ve yaşanabilirliği kısmen imkânsız hâle getirilmiştir.

Yahya Kemal belki yaşca Âsım değildir ama Âsım’ın, Âsımların hissiyatını derinden duyan bir “garpzede”dir. Gençliğinde ülkesini terk ederek Avrupa’ya kaçmış, Paris’te siyasi İlimler okumuştur. Dönünce, kaçış sebebini aşan bir gerçeğe ulaşmış ve batıda tahsil gören birçok aydının zıddına toprağın, tarihin ve milletin hakkını teslim eden bir şahsiyet olarak eserlerini vermiştir.

Yahya Kemal’in 1934’te bu şartlar içinde tasarladığı ve yazmaya başladığı şiirini ancak 1956’da yayınlayabilmesi neyi anlatır?

Âsımlar Çanakkalede savaştılar, gazi veya şehid oldular. Mehmed Âkif gazi Âsım’ı Avrupa’ya tahsil için gönderdi. Çanakkale’de düşmanı durdurmayı başaran gençlik, tahsilini tamamladıktan sonra halkla birlikte Türkiye’nin gelişmesini sağlayabilirdi. Ancak onlar döndüğünde şartlar tamamen değişmişti. Millet ve milleti millet yapan değerlere aykırı bir kimlik süreci başlatılmıştı. Bu yüzden Mehmet Âkif’in hayal ettiği gelişme, 1920’lerin, 1930’ların işi değildi. Bu yıllarda Türkiye Mehmet Akif’in hayatını idame ettiremeyeceği bir ülkeye dönüşmüştü.

Âsımın, Âsımların hissiyatını Yahya Kemal derinden duydu ve “Atik Valde’den inen sokakta” şiirinde anlattı. Bu yüzden bir ramazan akşamı Atık Valde’den inen sokaktan geçenin sadece Yahya Kemal değil, ülkesinin değerler dünyasından koparılmış, ama hissiyatını kaybetmemiş bütün Âsımlar olduğunu söyleyebiliriz.

3.08.2011

Orduevleri

Son günlerin en çok konuşulan konusu malumunuz ordu komutanlarının emekliliklerini istemeleri ve bunun sebepleri...

Bir çok sebep var... Güzide basınımızın her kesimi bunu tartışıyor...

Malum Ergenekon süreci ve sonrasında sökün eden bağlantılı ve bağlantısız davalar bir çok rütbeli askerin tutuklanmasına yol açtı...

Cumhuriyet tarihinde böyle bir şey ilk olduğu için kabullenilmesi ve hazmedilmesi zor bir süreç ordu ve orduya hakim olan zihniyeti temsil eden çevrelerde bir şok etkisi yarattı...

Oluşan şok ve sonrası yaşanan travma bu zihniyetin temsilcisi olan her kesimde; medya, iş alemi, bürokrasi çevrelerinde ve ordunun bizatihi kendisinde etkisini artırarak sürdürüyor...

Bu durum bu çevrelerce kabullenilmesi zor bir durum..

Rejim yerli yerinde dururken yıllarca rejim elden gidiyor türküsü söyleyenler bugün rejimden neyi kastettikleri açığa çıktığı için çok fazla feveran edemiyorlar...

Buldukları bahaneler sade suya tirit cinsinden...

Dikkatimi çeken en ilginç bahane orduevine girememek bahanesi oldu...

Sabık Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e yakıştırmışlardı bunu...

Güya Emekli Orgeneral Hilmi Özkök orduya sadakatını gereği gibi yerine getiremediği ve hükümet ile uyum içinde çalışmakla yanlış yaptığı için orduevlerine giremiyormuş ve dışlanmış...

Orduda bazıları ast üst ilişkisi denince sadece askeri ast üst ilişkisini algıladığı için ülke yönetiminde ast üst ilişkisini hep farklı yorumlamış ve ülkeyi asıl yönetmekle görevli irade üst olarak hiç görülmemiş..

Genç cumhuriyetimizin sac ayakları ordu bürokrasi ve Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan meydana geliyordu...

Destek kuvvetleri makamında ise devlet destekli iş alemi vardı... Ve bu çevrelerin hepsinden aldığı güç ve iaşe ile yıldızları sürekli parlatan basın camiası...

Bunun içindir ki günümüze kadar sistem kendinden aldığı güçle bugüne kadar geldi...

"Biz bize benzeriz" sözü başka söze mahal bırakmıyordu...

Ama görülen o ki halk ve hoşa gitmese de bu halkın iradesi ve ülkeye yansıması var...

Aslında halk hep vardı...

Ama fildişi kulelerde oturanlar halkı dikkate almadıkları için varlığı hep tartışılmıştı...

Bugün ise halkın temsilcilerinin icraatları tartışılıyor...

Garip olan ne biliyor musunuz???

Kendilerini fildişi kulelere hapsedenlerin hepsi bu halkın içinden çıkma...

Ama garip bir biçimde dönüşüveriyorlar...

Özellikle ordu mensupları...

Kışlaya giden yolda atılan ilk adımdan sonra kendilerini en son olarak orduevlerine kapatıyorlar ve dünyayı oradan ve orada konuşulup şekillenenlerden ibaret sanıyorlar...

Geldikleri yere baksalar gerçek dünyayı görecekler...

Bunun için kafalarını dışarıya uzatmaları ve orduevlerine giderken içinden geçtikleri caddelere ve o caddeleri dolduran insanlara bakmaları yeterli...

Bunu yapsalar demoklesin kılıcı gibi tepelerinde sallanan orduevlerinde bizi dışlarlar argümanı boşa çıkacak...

Mahalle baskısından kurtulacaklar ama heyhat...

Emeklilikleri isteyen komutanlar üzerinde bu mahalle baskısı da etkili olmuş iyi mi???

İçeride yatan bigünah(!) subaylar serbest kalmazlarsa buralara gelmeyin diyesilermiş...

Emir almayan asker emir vermeye başlayınca görün bakın neler oluyor işte...

Vazifeler karışıyor...

Sonrası ise geldiğimiz nokta tam da parmağımızı bastığımız yer işte...

Fildişi kulelerde oturanların oralardan çıkmaya niyeti yok ama gerçekler de değişmiyor...

Bence orduevleri tarihe karışmalı...

Bu olmazsa oralarda oturan emekli askerleri içinden çıktıkları halk ile bütünleştiremeyiz...

Birileri onları bu travmatik halden kurtarsa iyi olur...


1.08.2011

Devlet Hükümet Ordu

Bir türlü yaşlanamayan genç cumhuriyetimizin ordusu; malumunuz bu ülkenin evlatlarının bir cüzünün sürekli bir cüzünün geçici olarak hizmet vermek suretiyle meydana getirdiği bir kurumdur...

Cumhuriyetin Devleti Aliye'den dönüştüğü zamanlarda ve sonrasında önemli fonksiyonlar üstlenmiştir...

Cumhuriyetin kurucu babalarının kahir ekseriyeti yani çoğunluğu zaten asker kökenli değil midir?

İlk yılları havi dönemin şartları gereği üstlenilen rol ile nerelerden nerelere geldiğimiz ortada...

Herkes değil ama bir çok kesim ve kurum birbirlerine üvey evlat muamelesi çekmiştir...

Birileri ve bazı kesimler ise hep üvey evlat muamelesi çeken kesimde yer almıştır...

Şimdi şartlar dönüşüyor diye vur abalıya demek olmaz...

Su akar mecrasını bulur... Mecrasını da tabii şartlar ve zamanı ve zemini ile beraber bulur...

Düne kadar söz söylemeye çekinen bir güruh vardı hem medya camiasında hem de siyaset arenasında...

Bugün bakıyoruz da zembereği boşalmış saat gibi mangalda kül bırakmıyorlar...

Suhulet lazım...

Zaman had bildirme zamanı değil sebepsiz iç çekişmelere yol açan zemini sulh ve salah zemini haline getirme zamanıdır...

Kaldı ki meydanı boş bulmak da iyi bir şey değildir...

Bugün mangalda kül bırakmayanlara Ergenekon davaları uç vermeye başladığında kaleminiz neden böyle sivri değildi diye de sorulabilir...

Dik duranların desteğe o zaman ihtiyacı vardı...

Şimdi söylenenler destek değil olsa olsa kalemleri tatmin babında efeliktir...

Yapılacak olan cunta heveslilerine laf yetiştirmek değildir...

O vazife mahkemelere tevcih edilmiştir...

Siz medya, bürokrasi ve bilumum iş alemi ve spor camiasındaki uzantıları bulun da onlara laf yetiştirin...

Buzdağının görünmeyen kısmında halen onlar cirit atıyorlar...

Devlet hükümet ordu ayrışmasının ülkeye verdiği zararı telafi etmenin yollarından birisi budur...

Havayı puslandırmaya çalışanlara çevirin gözlerinizi...